7 Nisan 2021 Çarşamba

limbo

 

Kanto 4

Limb0

Felsefe Evi




Gök gürlemesiyle uyandım, kendime geldim;

Kalktım, nerede olduğumu anlamak için, meraklı gözlerle sağıma, soluma baktım,

Çukurun kenarındaydım;

Uçurumdan aşağıya, hiç dinmeyecek acılar diyarına bakıyordum.

Öyle derin, öyle karanlık ve öyle sisliydi ki;

Ne kadar görmeye çalışsam da, bir şey anlamadım.

“Kör karanlık” dedi Şair, onun da beti benzi soluktu.

 “Önce ben ineceğim, sen takip et.”

O’nun yüzünün halini gördükten sonra;

Senin yüzün solgunlaşmışsa, ben nasıl inebilirim?

 Her zaman sen benim korkumu giderirdin,” dedim.

 

“Korkudan değil bu halim, üzüntüden,

O acılar içindekileri düşünmek, yüzümü soldurdu,

 Şimdi devam edelim, yolumuz uzun” dedi

Yola koyulduk. Çukurun kenarındaki ilk halkadaydık,

Burada haykırış yoktu, yalnız iç çekişler vardı.

Havada titriyordu bu iç çekişler. Acı çekmiyorlardı, yalnızca üzgündüler.

Çocuk, kadın ve erkekler.

Kim olduğunu sormuyorsun buradakilerin.

İlerlemeden önce bilmelisin ki; bunlar günahkâr değildir.

Her ne kadar değerli kimseler ise de, yine Cennet’ e gidememişlerdir;

 Çünkü vaftiz edilmemişler. Senin inancında vaftiz olmak şarttır.

Bunlar Hristiyanlıktan önce yaşadılar.

Sizin gibi iman etmediler. Ben de onlardan biriyim.

Günahsızız ama yine de buradayız.

Kaybolmuş ve cezalandırılmışların yanında, ama ayrı...

Umutsuzca ve arzulayarak.”

Onun üzüntüsü kalbimi daralttı. Aralarından bazılarını tanıdım;

Kıymetli kişileri gördüm Limbo’ da. Ne yazık ki orada kalmışlardı.

Değerli Üstadım, hiç buradan kurtulan oldu mu şimdiye kadar?” diye sordum.

 

“Yeni gelmiştim ki buraya, kudretli Efendinin, (Hazreti İsa’nın) geldiğini gördüm.

Başında zafer tacı, babamız Adem’i buradan aldı götürdü.

Habil’ le Nuh’ u da. Kanunları yapan Musa’ yı,

İbrahim, Davut ve Israil’i, Çocukları ve babalarıyla beraber.

Raşel de oradaydı.

Ve diğerleri, buradan aldı onları, Cennet’ e çıkardı,

Bilirsin, bu olaydan önce, hiçbir ruh yukarı çıkarılmamıştı.”

Bunları anlatırken durmadık. Yolumuza ormandan devam ettik.

Ağaçların arasında pek çok ruh vardı.

Uyuduğum yerden çok uzağa gitmemiştik ki,

Gölgelerin arasından ateşi gördük.

Yaklaşınca oranın sahibi onurlu insanları gördük.

“Ey, bilgiyi ve sanatı onurlandıran yüce şair,

Burada kıymetlerinden dolayı diğerlerinden ayrı tutulmuş kişiler kim?” diye sordum.

 

“Bu kişilerin adı hala dünyada anılır, yaptıkları işler Yukarıdan takdir görür,

Öyle oldukça, burada ki değerleri artar.”

O sırada birisi: “Meşhur şaire saygı gösterin;

Kendisi aramızdan ayrılmıştı şimdi döndü” dedi.

Bir sessizlik oldu, yanımıza dört kişi yaklaştı,

 ne çok mutlu ne de üzgün görünüyorlardı.

Virgil onları görünce, “Elinde kılıç olana iyi bak” dedi.

Yanında diğer üç büyük vardı,

Şairlerin kralı Homer birinci, Hiciv yazarı Horace ikinci,

Ovid üçüncü ve Lucan dördüncü idi. Beni onurlandırdılar.

 Epik tarzının Efendisinin (Homer’in) etrafında toplandılar

O kartal gibi, hepsinin üzerinde yükseliyordu.

Biraz konuştuktan sonra, bana dönüp selamladılar.

Üstadım gülümsedi, mutlu olmuştu.

Beni aralarına davet ettiklerinde, çok onurlandım; en büyükler arasında altıncıydım.

Işığa doğru yürüdük,

Konuştuklarımız konusunda, sessizliğimi korumalıyım.

Sadece onlarla beraber olduğumu söylemem yeterli.

Asil bir kalenin dibine geldik.

Yedi kat duvarla çerçevelenmişti;

Etrafından ırmak dolaşıyor, hendek vazifesi görüyordu.

Irmağın üzerinden, sanki karadan yürürcesine geçti.

Yedi kapıdan geçtik bu bilgelerle, yemyeşil bir çayıra vardık.

Ağırbaşlı insanları gördük orada, hüzünlüydüler.

Otorite sahibiydiler. Az konuşuyorlardı, kibar ve alçak sesle;

Sonra tepeye tırmandık.

Çıktığımız yer tamamen ışıktı;

Oradan herkesi görebiliyorduk.

O yeşilliğin içinde, büyük ruhlar bana göründü; hâlâ hatırladıkça mutlu oluyorum.

Electra tohumuyla beraber; (Truva’nın kurucusu Dardanos’ un annesi)

Hector ve Aeneas (Roma’ nın kurucusu)

Sezar, asker zırhı ve şahin gözleriyle;

Camilla, Penthesilea;

Latin Kralı, diğer tarafta kızı Lavinia ile beraber (Aeneas’ in eşi)

Tarquine’ i kovan Brutus;

Lucrezia (Roma prensinin tecavüzüne uğrayan asil bir hanım)

 ve Julia (Sezar’ın kızı, Pompey’ in eşi)

Marcia (Cato’nun eşi) ve Cornelia;

Selahaddin, yalnız başına... (Selahaddin Eyyubi)

Gözlerimi biraz daha yukarı kaldırıp,

Bilenlerin üstadına baktım (Aristo)

Felsefe ailesiyle birlikte oturuyordu.

Hepsi O ’na bakıyor, saygı gösteriyorlardı.

Sokrat ve Plato, en yakınında olanlardı.

Democritus, Diogene, Empedocles ve Zeno;

 Thales, Anaksagoras, Heraclitus,

Bilim adamları, Dioscorides, Orpheus;

Tully (Cicero), Linus, ahlaklı Seneca;

Euclyd, Ptholomy

Hipokrat, Galen, Avicenna (İbni Sina),

Büyük Şarih Avereoes (İbn-i Rüşt)

Hepsini sayamam, yola devam etmem lazım

Anlatılanlar gördüklerimizden yaşadıklarımızdan az genellikle.

Altı kişilik gurubumuz ikiye ayrıldı,

Bilgili rehberim beni başka yöne götürdü.

Sükûnetten fırtınaya,

Hiçbir parıltının olmadığı yere vardım…

Yorum

Dante ve Virgil, Acheron ırmağını geçerler. Dante korkusundan bayılmış olduğu için, o geçişi hatırlamaz; karşı kıyıda, bir gök gürlemesiyle uyanıp; etrafına bakar, nerede olduğunu anlamaya çalışır.

Bir uçurum kenarında olduklarını fark eder. Bu uçurum Cehennem çukurudur. İçinden korkunç sesler, inlemeler gelmektedir. Virgil’ in de yüzü kararmış, sıkıntılı bir halde, “yolumuza devam edelim” dediğinde, Dante’nin korkusu daha da artar.

İlk görecekleri yer, Limbo’ dur. Limbo, İtalyanca bir şeyin kenarı anlamına gelmektedir ve bu şiirde Cehennemin kıyısını ifade eder.

Buradaki ruhların çoğunluğu, Isa’ dan önce yaşamış olan Yunanlı ve Latin filozof, yazar, şair ve bilim adamlarıdır.  Dante, onlara, “Virtuous Pagans- Erdemli Paganlar” diyor.

Burada Katolik kilisesini “Cennet’ e yalnızca Hristiyanlar girecek” demesi ve vaftiz olma şartını getirmesi dolayısıyla eleştiriyor. Çünkü Limbo’ da aynı zamanda vaftiz edilmeden ölmüş olan pek çok bebek de var.

Bu adaletsizlik, İlahi Komedya boyunca Dante’ yi rahatsız edecek; “niye Isa’ dan önce dünyaya gelenler Cennet’ e giremiyor; niye Hindistan’ da veya Afrika’ nın bir köyünde doğmuş olup da Hazreti Isa’ nın adını bile duymamış olanlar Cennet’ e giremiyor” diye soruyor. Veya “çocuk vaftiz olmadıysa onun günahı ne?” diyor.

Limbo’ da ansiklopedik bilgi verircesine, antik çağın bütün değerli kişilerini kadın, erkek sayıyor. Devlet adamları, onların eşleri, kızları, felsefeciler -en başta Aristo olmak üzere- oradalar.

Şairler arasında, en büyükler olarak Homer, Horace, Ovid, Lucan ve Virgil’i sayıyor, kendisi de altıncı olarak bu guruba dahil olmaktan büyük onur duyuyor.

Gözleri görmeyen Homer, en büyük şair olarak bu gurubun lideri. Gözüyle değil, gönlüyle görüyor. Diğerleri Latin şairler ve kendisi de bu Latin geleneğini İtalyanca olarak sürdürecek. O da tarihe İtalya’nın en büyük şairi olarak geçecek.

 

Ibni Sina ve Ibni Rüşt

İlim adamlarının arasında Avicenna- İbn-i Sina ve Avereoes- İbn-i Rüşt de var.

İbn-i Sina’ nın tıp kitapları, senelerce Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş;

İbn-i Rüşt’ ün Aristo felsefesi üzerine yazdığı şerhler de Avrupa da Rönesans’ ın yolunu açmıştır.

İbn-i Rüşt, Kordoba’ da yaşarken, önce kadı olur, sonra, halifenin isteği üzerine Aristo kitaplarına şerh yazmaya başlar.

Kısa şerh (özet) orta şerh (Aristo’ nun zor cümlelerini anlaşılır tarzda, kendi cümleleriyle yazmış) Uzun şerh (kendi fikirleriyle açıklamış) olarak üç eser verir.

O dönemde, Yunanca’ dan, Arapçaya çevrilen eserler, Müslüman bilim adamlarının çalışmalarıyla Avrupa’ ya gelmiş; Avrupa’ da Arapçadan Latinceye; Latinceden diğer Avrupa dillerine çevrilmiş.

İbn-i Rüşt’ ün Aristo üzerine çalışmaları çok değerli olduğu için, Avrupa’ da kendisine “The Great Commentator”, Arap dünyasında “Şarih” veya “Şarih-i azam.” Deniyor. En büyük yorumlayıcı, şerh eden anlamında.

Müslümanların bilim dünyasında ilerlemeleri üzerine, Papalığa bağlı üniversiteler de açılmış, onlar da dine uygun olarak, bilim çalışması yapmakla görevlendirilmiş.

Paradiso bölümünde göreceğimiz Thomas Aquinas hem din adamı, hem felsefe alimi, o da İbn-i Rüşt’ ün eserlerinden yararlanarak kendisi şerhler yazmış. O da Aristo’ yu kendi çağına taşımış.

Bağnaz düşünce de olanlar, İbn-i Rüşt ü reddetmiş. Hristiyan dünyasında Avereoes’ciler ve Avereoes’ a karşı olanlar ayrımı çıkmış.

Dante, Aristo felsefesine verdiği önem ve İbni Rüst’ e duyduğu saygı gereği, bu Müslüman ilim adamını, felsefe evinde diğer felsefecilerle beraber tutuyor. Dante de, Sokrat gibi, Bilgi’nin, kurtuluşa ermekteki önemine inanıyor.  “Bilirsen hata yapmazsın. Cennet yolcusu olursun.” Demek istiyor.

Limbo ’da, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt’ ten başka Selahaddin Eyyubi de var. O devirde ünü Avrupa’ya yayılmış Kudüs fatihi olan cesareti, adaleti ve iyiliğiyle bilinen komutan. Burada sayılan ilkelerin belki de hepsine sahip. Yedi büyük erdem, kitap da kalmamış, hayatıyla da örnek davranışlar sergilemiş. Sadece Müslümanlardan değil; Hristiyanlardan da övgü almış. Savaş esirlerini kendi cebinden para vererek kurtarmış, anaları evlatlarına kavuşturmuş; esirlere merhametli davranmış.

İsimlerin belirtilmesi:

Bütün isimlerin sayılıp dökülmesi, bir önceki kantoyla zıtlık teşkil ediyor. Şair, 3. Kanto da tarafsız olan, hiçbir şeye karışmayan, sorumluluk almayan, dünyadan seyirci gibi geçenlerin ismini anmaya gerek görmemişti. Buradaysa fark yaratanları sayıyor. O dönemde ansiklopedik bilgiler içeren kitaplar yazma adeti var. Dante, bu bilgileri edebi bir metin içerisinde şiir formunda vermeyi tercih etmiş.

 

Felsefe Evi

Felsefe evi bir kale şeklinde yapılmış, yedi duvar, yedi kapı, yedi kulesi var.

Yedi Rakamı Liberal Arts’ ı (Serbest Sanatları) simgeliyor.

 Gramer (Genel olarak Edebiyat, Felsefe, Dilbilim);

Diyalektik (Mantık);

 Retorik (Güzel söz söyleme toplum önünde konuşma, sözle ve yazıyla ikna etme sanatı);

Aritmetik; 

Geometri;

 Astronomi ve

 Müzik

Klasik eğitimin temelleri. Bilgiyle edebiyatla insanların özgürleşeceğine inanılıyor. O yüzden ismi Liberal Sanatlar. Orta çağda, klasik çağda olduğu gibi eğitimli insanlar, sadece bir konuda uzmanlaşma yerine bu konuların hepsinde yaşadıkları devrin imkanları ölçüsünde kendilerini olabildiğince yetiştirmeye çalışıyorlar. Daha sonraları da Rönesans devrinde Leonardo da Vinci gibi, Renaissence Man denilen çok bilgili insanlar görülecektir.

Yedi Rakamı, Aynı Zamanda Yedi Erdemi Simgeliyor

Felsefenin dört Erdemi:

Wisdom- Prudence: Bilgelik / İhtiyat

Courage –Fortitude: Cesaret Kuvvet

Temperance : Nefsine Hakim olma ve İtidal

Justice: Adalet

Dinin üç Erdemi:

Faith -Iman

Hope -Ümit- Allahtan ümidi kesmemek

Caritas-Charity: Merhametli olma İnsanlara Yardım etme, İnsan sevgisi

(Caritas Latince sevgi manasına geliyor)

 

Harrowing of Hell* Cehennem’de Deprem

 Burada orta çağ kilisesinin bir başka inancını görüyoruz.  Daha sonra ki bölümlerde göreceğimiz gibi Hazreti Isa’ nın ne zaman yaratıldığı tartışması olmuş ve çoğunluk, O’nun yaratılışındaki özellik dolayısıyla alemlerin yaratılışından evvel ilk defa olarak Hazreti İsa’nın yaratılmış olduğuna inanmış. Bu görüşe göre, Cennet’ te Hazreti İsa’yla beraber, aynı zamanda yaratılıyor, O’ndan önce hiç kimse Cennet’e giremiyor.

Hazreti Âdem ve Havva Ana akla gelebilir. Dante’nin İlahi Komedya ‘daki planına göre onların bulunduğu yer, “Earthly Paradise” denilen dünya Cenneti, Araf’ın en tepesinde bulunuyor. Göklerdeki Cennet ayrı (Paradiso.)

Müslüman düşüncesiyle bağdaşmayan bu görüşe göre, Hazreti Isa ’nın vefatıyla beraber Cehennem ’de bir deprem oluşur, kayalar yıkılır. O sırada Cehennem’e gelen, Isa Peygamber, kendisinden önce gelen diğer peygamberleri oradan çıkartır ve Cennet’e götürür. Bu hadise çarmıha gerilişi ile dirilişi arasındaki günlerde olur.

Komedya ’da her bir kantoyu bir tiyatro oyunundan bir sahne gibi düşünürsek, Dante’nin adeta canlı bir tablo yarattığını görürüz. Bazen kendi fikirlerini anlatmak, bazen de, seyirciye bir sahne sunup, O’nun hakkında düşünmesini sağlamaktır amacı. Belki Orta çağ inanışlarının bazısına kendi de inanıyor, belki de, “bu aslında böyle değil, bir bakın düşünün” demek istiyor okuyucusuna.

Şiirin yazılış tarzı şifrelidir, her şey ilk anda göründüğü gibi değildir.

 

Işık

Cehennem kör karanlıkken; Felsefe evi aydınlık. Çünkü onun aydınlığı kendinden bilimden geliyor.

Burada yaşayanların günahı olmadığı için, çektikleri bir eza da yok. Yeşil bir bahçede yaşıyorlar. Hiçbir şeyden mahrum değiller. Ama tek üzüntüleri Cennet’ e gidememek ve Yaratan’ ı görememek.

Çok sevinçli veya çok üzgün değiller, normal bir hayat yaşıyorlar.

Ayrıca filozofların olaylara duygusal yaklaşmamaları, soğukkanlılıkla değerlendirmeleri de bu sakin, ağırbaşlı tavırlarını açıklıyor.

 

İnferno Kanto 5

Aşk-Meşk

Francesca ve Paolo

Böylece, ikinci halkaya indim.

Burada giderek, daha fazla hüzün, ağlama, inleme sesleri vardı.

Koca Minos, dişlerini gıcırdatarak, kapıda bekliyor; gelenlerin günahlarını itiraf etmelerini istiyordu.

İtirafları dinledikten sonra, günahkarları yargılıyor,

Cehennemin hangi kısmına gönderileceklerine karar veriyordu.

Kaçıncı bölgeye gönderildiklerini anlamak için, günahkârlar, Canavar’ın kuyruğuna bakıyorlardı.

Kuyruğu kaç kere kendi etrafında dolarsa, o sayıya göre gidecekleri yeri anlıyorlardı.

Önünde daima, toplanmış bir kalabalık vardı,

Herkes Minos’ a itirafta bulunmak için sırasını bekliyordu.

Minos beni görünce bu olağanüstü vazifesini bıraktı ve

“Hey Sen! Bu azap ülkesine gelen!

Kapının genişliğine bakma, Nasıl girdiğine dikkat et, kimseye güvenme

 

Virgil “Neye itiraz ediyorsun? Onun giriş izni var mâni olma,

 Yukarıdan -emri yerine getirilen kişiden- izin almış, daha fazla soru sorma bize” dedi

 

Şimdi artık iyice moralim bozulmaya başladı.

Burada bütün ışıklar karartılmıştı.

Önümüzde sanki karanlık bir deniz vardı,

Ve denizin üzerinde bitmez tükenmez bir fırtına.

Karşıt rüzgarlar, hortumlar buna maruz kalan ruhları yerden yere, savuruyordu.

Yukarı doğru atıldıklarında, kayalara çarptıklarında, bu zavallılar, felaket rüzgarlarına söyleniyorlardı.

Bu çukura düşenler şehvet tutkularının kurbanı olmuşlardı.

Akılla değil, duyguyla karar vermişlerdi. Rüzgarlar, onları,

Bir yukarı, bir aşağı, bir sağa, bir sola; yerden yere savuruyordu.

Bir anlık sükûnete, muhtaçtılar.

Biraz sakinliğe kavuşmak, acıyı biraz daha az hissetmek istiyorlardı ama hiç ümitleri yoktu.

“Bu karanlıkta bu acıyı çekenler kimler üstadım?” dedim.

 

“İlk gelen Semiramis’ tir.

Bir zamanlar pek çok millete hükmeden bir imparatoriçeydi.

Meydana gelen skandalı örtmek için istediği gibi kanunlar çıkarttı.

Ninus’ un eşiydi, sonra varisi oldu.

Onun hükmettiği topraklara artık Sultan hükmediyor!

Arkadan Cleopatra geliyor;

Sonra Truvalı Helen; onun yüzünden senelerce ıstırap yaşandı,

Biliyorsun Achille’in hikayesini,

En son savaşta aşkı buldu.”

 

Virgil, aşk- meşk meseleleri yüzünden, buraya düşmüş olan daha yüzlerce ruhu gösterdi.

Bunların halini görünce içim acıdı.

Yine yolunu kaybetmiş bir adam gibi oldum!

“Söyle bana Şair, acaba ben şu ilerde hafif bir rüzgarla,

Bize doğru savrulan ikiliyle konuşabilir miyim?”

 

“Onlar buraya gelene kadar bekle, sonra onlara sevgiyle hitap et.

Onlar aşka gitmişlerdi, Aşk’ı duyunca gelirler.”

 

Yanımıza yaklaşınca onlara seslendim hemen;

Bu ıstırapla hırpalanmış olan ruhlar, eğer yasak değilse, benimle konuşur musunuz?”

Dido’ nun yanından ayrılarak, yuvalarına kavuşmak isteyen güvercinler gibi

O kötü rüzgarla mücadele ederek yanıma geldiler.

Benim içten seslenişim onlara böyle bir etki yaptı.

 

“Yaşayan adam, kibar ve iyi niyetli,

Bizi bu karanlıkta ziyarete geldin,

Bizim vücudumuz, dünyayı kanla lekelemişti,

Alemlerin yöneticisine –eğer kabul ederse- yakaralım, sana iyilik, sağlık, huzur versin.

Çünkü, sen bizim halimize acıdın.

Şimdi rüzgâr durmuşken ne istersen söyle, seninle konuşmak bizi mutlu eder.

Po ırmağının denize döküldüğü, huzura kavuştuğu yerdeydik; (Ravenna)

Aşk onun kalbini sardı;

Benim... benden alınan güzel vücudum yüzünden.

O felaket beni hala yaralamakta.

Aşk, aşığı bırakmaz, maşuku bırakmaz.

Beni öyle bir eline aldı ki; gördüğün gibi hala bırakmadı.

O aşk ki; bizi ölüme götürdü...

Bizim hayatımızı elinden alanı, Gianciotto’yu, Caina bekliyor.”

 

 

Onların sözleri bize ulaşınca, başımı önüme eğdim.

Şair sordu: “Ne düşünürsün?”

 

“Of, of kim bilir ne hülyalar, ne güzel düşünceler onları bu hale getirdi.

Ne özlemler, ne sevdalar yaşadılar.” dedim. Sonra tekrar bu çifte döndüm:

“Francesca, anlattıkların beni hüzne gark etti; ağlattı.

Nasıl başladı bütün bunlar, söyle bana.”

 

En acısı, mutsuz zamanlarda geriye dönüp bakmak ve mutlu zamanları hatırlamaktır.

Bunu üstadın iyi bilir. Aşkımızın nasıl başladığını bilmek istiyorsan,

 Anlatayım; hem ağlayayım, hem de anlatayım:

Bir gün birlikte zaman geçirmek için, Lancelot’ un şiirlerini,

O’nun nasıl aşka teslim olduğunu okuyorduk.

Yalnızdık ve hiçbir şeyden şüphelenmemiştik.

Okurken, hep gözlerimiz birbirini buluyordu,

Yüzlerimiz sararıyordu.

Sadece bir an bizi mağlup etti.

Kızın güzel gülüşünü öpen, hakiki sevdalıyı okuyunca, bu yanımdaki,

 -benden hiç ayrılmayacak olan, -bu yanımdaki;

Bütün vücudu titrerken, öptü beni dudaklarımdan.

Ya kitaba ve kitabı yazan şaire ne demeli?

O gün, artık kitabı bir daha okumadık.”

 

İki ruhtan biri bunları anlatırken, diğeri ağlıyordu.

Bende de onların acısından o kadar etkilendim ki; bayılmışım.  

Bir anda ölü gibi yere yığılıp, kalmışım...

 

 

Yorum

Dante ve Virgil Felsefe evini gördükten sonra, Cehennemin ilk halkasına gelirler, asıl Cehennem burada başlamaktadır. Cezalandırılan ilk günah, şehvet sebebiyle işlenen günahlar olmakta.

Nasıl Cennet bahçesinde her şey yolundayken Âdem ve Havva’nın yasak meyveyi yemesiyle ilk günah işlendiyse, İnferno’daki ilk günah, aşk günahı. Felsefe evinin bulunduğu sakin ve huzurlu ortamdan sonra, beşinci bölümde aşk meşk konusu, rasyonellik değil de duygulara esir olma hali ortaya çıkıyor.

 

Burada Zebani rolünde, mitolojik bir karakter olan Minos var. Minos şairlere “gideceğiniz yere dikkat edin” diyor. Hem yönlerini bulmaları bakımından, hem de Cehennemdeki ruhlarla konuşurken dikkatli olmaları konusunda uyarılmış oluyorlar.

Bulundukları yer, kör karanlık ve her taraftan kuvvetli rüzgarlar esiyor. Ruhlar, sağdan sola, soldan sağa savruluyor; bir an bile huzur bulamıyorlar. Aklını bir kenara bırakıp, duygularıyla hareket edenler, öbür dünyada da fırtınaya tutuluyorlar.

Cennet’ te nasıl melekler, sürekli sonsuzluğu temsil eden bir halka çizerek, Tanrı’ nın etrafında dönüyorlarsa, buradaki ruhlar da, devamlı olarak, dairesel hareketlerle dönüyorlar. Havada dönen leylekler gibiler.

 

Kuşların avlanmak için daire çizmesi gibi henüz doygunluğa ulaşamamış, istek ve arzuları devam eden ruhlar Inferno’da sürekli hareket halindedir.

 Cennetlikler ise artık huzura ermiş, başka bir şeyde akılları kalmamış ruhlar. Cennet, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmeden ruhların sıkıntısız, tasasız yaşadığı bir yer olarak tasvir ediliyor ileriki bölümlerde.

 

Bu kantoda tarihten örnek verilmiş; o dönemin anlayışıyla, Kraliçelerin, eşleri öldükten sonra başkalarıyla evlenmeleri eleştiriliyor.

 

Semiramis (MÖ 824’te kocasının ölümü üzerine tahta geçiyor)

 

Asur Kraliçesi olan Semiramis, eşi Ninus ' un ölümü üzerine hakimiyeti eline almış, kralın varisi olmuş ve ikinci defa evlenebilmek için kanunu değiştirmiş. Esasında Semiramis’in yeniden evlenmesi bir günah değil ama Dante eşinin ölümünden sonra kadınların yeniden evlenmesini pek hoş karşılamıyor.

 

Dido

  Aeneas’ ı Kartaca’ da misafir eden Kraliçe Dido; daha evvel kocası öldüğünde onun hatırasına sadık kalacağına yemin etmişken, Aeneas’ a âşık oluyor, aralarında büyük bir sevgi yaşanıyor fakat, Aeneas onu bırakıp, Roma’ yı kurmak üzere İtalya’ ya yelken açtığında bu durumu onuruna yediremeyip intihar ediyor. Çünkü, Truvalı kahraman, Roma devletini kurmayı kendi kaderi olarak görüyor.

 

Cleopatra

 

Cleopatra’nın hem Sezar, hem de Sezar’ın ölümünden sonra Mark Anthony ile olan ilişkisi, Roma’da Sezar karşıtları tarafındandın iyi karşılanmamış.

Roma’da Cumhuriyet’i korumak isteyen, tek adam yönetimine karşı olan muhalefet, Sezar’ın Mısır’daki firavunluk gibi bir kraliyet hevesine kapılmasını, giderek daha da güç kazanmasını istemediği için Cleopatra ile olan ilişkisine de iyi bakılmamış. Ayrıca hem Sezar hem de Mark Anthony Cleopatra ile ilişkileri olduğu dönemde evliler.

 

ROMA / AMOR

 

 

Hem aşk hem devlet işleri bir arada bu örneklerde. AMOR tersten okunduğunda ROMA oluyor.  Roma tarihinde Sezar’ ın, Mısır’ da çok kalması, “orada imparatorluk hevesine kapıldı, Roma kanunlarını değiştirecek imparator olacak” diye eleştirilmiş.

Siyasete olan ihtiras da, aşka benzetiliyor.

 

Dante’ nin gözü birlikte savrulan iki ruha takılıyor; onlarla konuşmak istiyor. Bunlar Francesca ve Paolo. Dante’nin yaşadığı dönemde onlar da Floransa da yaşamış olan iki sevgili. Her ikisi de evli olduğu halde, aralarında bir aşk ilişkisi başlamış. Francesca, Paolo’ nun ağabeyi Gionciotto evli. Paolo, Francesca’ nın eşinin evde olmadığı zamanlarda, sık sık onun ziyaretine geliyor ve bir gün birlikte kitap okurken, aralarında yakınlaşma oluyor. Bu durumu evde çalışanların haber vermesi üzerine, Gionciotto, eve gelip, hem karısını, hem de kardeşini öldürüyor.

 

Dante, bu iki ruhla konuşmak isteyince; Virgil, aşktan bahset; gelirler diyor, gerçekten de ehlileştirilmiş güvercinler gibi, aşk sözünü duyunca hemen geliyorlar. Francesca hikâyeyi anlatıyor; Paolo ağlıyor.

 

Francesca, asil bir aileden geliyor, okumuş biri, edebi bir dille anlatıyor hikayesini, Provinçal aşk şiirlerini anımsatırcasına konuşuyor. Bu durum Dante’ yi derinden etkiliyor. Çünkü, O da, Beatrice için bu tarzda şiirler yazmıştı. Bir şair olarak, şiirin okuyucuyu nasıl etkilediğine şahit oluyor; Francesca ’yı dinlerken, sanatçının sorumluluğunu hissediyor.

 

Beatrice, daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, Dante’ yi kurtarmak için gelip; Virgil ‘den yardım istediğinde, Aşk konuşturdu beni, Aşk buraya getirdi” demişti. Aşk cümlenin öznesi. 

 Cennet bölümünde daha sonra göreceğimiz gibi Aşk döndürüyor dünyayı. Yaratılış, bedene ruh üflenmesi de sevgiyle oluyor.

 Francesca’ da Aşk’ı kabahatli buluyor, (kendisine kabahatli bulmamak için belki de.)

Aşkı karşı konulamaz bir güç olarak görüyor. Şiiri, şiir kitabını suçlu buluyor, yazılanların etkisinde kaldıkları için.

 

Bir evvelki kanto da, Felsefe evinde Dante en büyük şairler arasındaydı; onlardan biri olmakla, onların arasına girmekle büyük gurur duymuştu; şimdi ise yazdıklarının insanlar üzerindeki etkisine tanık olarak, ‘eğer yanlış bir şeye yol açtıysa’ diye üzüntü duyuyor.

 

Francesca, kendisini ve Paolo’ yu öldüren Giovanni’nin Cehennemin kardeş katillerine, yakınlarına zarar verenlere ayrılan bölümünde, Caina çukurunda olduğunu haber veriyor.  Habil’ le Kabil’ in hikayesinden yola çıkarak, Kabil’ in adı (Cain) verilmiş bu bölüme.

 

 

Kanto 6

Oburlar

 

O ikisinin üzüntüsü benim aklımı karıştırmıştı;

Kendime geldiğimde yeni fırtınalar; fırtınaya tutulmuş yeni ruhlar gördüm.

Ben hareket ettikçe onlar da etrafımda dönüyorlardı.

Baktığım her yerde onlar vardı;

Böylece üçüncü halkaya gelmiştik.

Ağır bir yağmur hiç durmaksızın yağıyor; soğuk, belalı,

Hiç değişmeden, hiç azalmadan; hiç çoğalmadan yağıyor...

Yağmur ve kocaman dolu parçaları pis sudan;

Kar pis havadan oluşuyordu.

Toprak kötü kokuyor, ıslandıkça daha beter oluyordu.

Cerberus- acayip yaratık- zalimce, üç ağzından birden,

Yerde sürünen çamura batmış ruhlara doğru, kurt gibi uluyordu.

Kırmızı gözleri, siyah yağlı sakalı vardı; karnı şiş, pençeleri kocamandı.

Onu gören kaçıyordu.

Yağmur altında kalan ruhlar da, hayvanlar gibi sesler çıkarıyor;

Yağıştan kurtulmak için birbirlerini siper almaya çalışıyor, dönüp duruyorlardı.

Cerberus, pis solucan, bizi görünce üç ağızından birden sövmeye başladı.

Her yeri nefretle titriyordu;

Liderim ellerini açtı kocaman, yerden bolca çamur alarak,

Canavarın ağızlarına doğru fırlattı.

Kemik için havlayan köpeğin istediği verilince, hemen sakinleşip kemiğe yumulması gibi

Susup yemeğe başladı.

Onun susması ruhları mutlu etti;

“Keşke sağır olsak da, bunu duymasak” diyorlardı.

 

Ağır yağmurun altında, hepsi yerde sürünen ruhlar arasında yürüyorduk,

Et- kemik, insan şeklinde ama hiçbir şeydiler...

İçlerinden sadece biri, bizi görür görmez, doğrularak oturur duruma geldi.

“İnferno’ dan geçmekte olan ruh, lütfen döndüğünde benden bahset;

Ben daha oradayken, doğmuştun sen” dedi bana.

 

“Çekmekte olduğun acıdan olacak, tanıyamadım seni” dedim;

“Sanki hiç birbirimizi tanımıyor gibiyiz.

Ama bana kendini tanıt ve niye burada olduğunu; bu acıyı çekmekte olduğunu anlat!

Bundan beteri varsa da, bu kadar iğrenç değildir.” dedim.

 

“Güneşin altında yaşarken, o şehirde, kıskançlık hüküm sürüyordu;

Senin şehrin, aynı zamanda benim şehrimdi.

Orada bana Ciacco (Domuz) derlerdi.

Oburluk cezası çekmekteyim

Dertli bir ruhum ama yalnız değilim,

Buradakilerin hepsi aynı dertten mustarip,

Benimle aynı suçun cezasını çekmekteler.”

 

Daha fazla bir şey demedi. Ben sordum;

“Ciacco, o kadar perişan haldesin ki; senin haline ağlıyorum,

Ama söyle bana; eğer söyleyebilirsen,

Ne olacak o bölünmüş şehrin hali?

Orada adil kimse var mı? Niye bu kadar bölündü o şehir?”

 

“Pek çok kavga olacak ve çok kan dökülecek;

Kırsaldaki parti (Beyazlar- Dante’nin partisi),

 Diğerini (Siyahlar) atmak için şiddete başvuracak.

 

Ama sonra hakimiyeti kaybedecek.

Üç sene içinde, öbür parti muzaffer olacak.

O tarafsız gözükenin sayesinde. (Papa Boniface)

Siyahlar Beyazları yere batıracak.

Kendi kafası da göklerde,

Suçlamalar olacak. Senelerce şikâyet edecekler.

Bir, iki iyi var aralarında, ama o kadar.

İsmini duymazsın bile onların.

Kıskançlık, Aç gözlülük ve Kibir,

Üç günah, o şehrin yangınının nedeni.”

Böyle bitirdi sözlerini.

 

Dedim ki; “Biraz daha bilgi alabilir miyim senden?

Ne oldu iki onurlu adama; Farinata ve Tegghiaio’ ya

Jacopa ve Rusticcucci’ ye; Arrigo ve Mosca’ ya?

Ve iyi olmaya kararlı olanlara?

Şimdi neredeler? Belki görürüz onları.”

Cennette mi, yoksa Cehennemde mi olduklarını öğrenmek istiyordum.

 

“En karanlık ruhların arasındalar.

Değişik günahlardan dolayı, Cehennemin dibini boyladılar.

Eğer o kadar derine inersen görürsün onları.

Ama o tatlı dünyaya geri dönersen, yalvarırım sana,

İnsanlara benden bahset.

Artık daha bir şey söylemem, boşuna sorma.”

 

Şaşı gözlerinin biriyle, baktı bir müddet,

Sonra başını eğip, yüzüstü gene çamura yattı. Diğer körlerin arasına...

 

“Artık kalkmaz;” dedi Virgil;

Taa ki Sur’a üfleninceye ve karşı çıkılmaz Otorite gelip de, herkes ete kemiğe bürünene kadar.

O zaman gömüldükleri yeri bulurlar. Ve son hüküm okunur.”

 

Bu yapışkan çamurdan geçtik.

Ruhların çamura bulandığı yerden, yavaşça yürüyorduk,

Ona sordum:

“Efendim hesap günü gelip de, son hüküm verilince ne olacak?

Bunların durumu daha iyi mi olacak, daha kötü mü?

Ya da aynı mı kalacak?”

 

“Biliyorsun sen bunları; ‘İlmini hatırla!” dedi.

“Bir şey mükemmel halini alınca, acı da, haz da artar.

Bunlar günahkardır; hiçbir zaman mükemmelliğe eremezler, ama yaklaşacaklar.”

 

O halkayı dönmeye devam ettik.

Pek çok şey anlattı bana.

 Tekrar inişe geçilen yere geldik sonunda,

Ve Zenginlik Tanrısı Pluto’ yu,

Büyük düşmanı gördük.

 

 

Yorum

 

Geçen kantoda Francesca ve Paolo’ nun durumuna üzülen Dante bayılmıştı. Burada uyandığında acı çeken ruhlar görüyor.

 

AMOR tersinden okunduğunda ROMA oluyor demiştik. Burada siyasi hırsından dolayı kendine hâkim olamayanlar, aklı bir kenara bırakıp, hırsın etkisinde kalanlar var.

Komedya ’da 6. Kantolar siyasi kantolar olarak bilinir. İnferno 6 Floransa’yı, Purgatorio (Araf) 6 İtalya’yı, Paradiso 6 İmparatorluğu anlatır.

 

Şairler bu bölümde oburlar kısmına geldiler. Bu kanto da, bir önceki gibi bedenle ilgili. Yeme içmede ölçüyü kaçıranlar, aklını kullanıp durmayı bilemeyenler, nefse hâkim olmayanlar burada.

 

İlk mısralar uykudan uyanmayı, bilinçlenmeyi, aklının başına gelmesini anlatıyor. Akıl kelimesiyle ölçü kelimesi Latince’ de aynı kökenden geliyor. Aklını kullanmakla, ölçülülük birbiriyle bağlantılı.

 

Oburluktan kasıt, bencil olmak, bir şey üretmeyip, hep yemek. Eti kemiği varmış gibi, insan suretindeler ama içleri boş; kendileri bir şey değil bu kişiler. Hep cebini doldurmaya bakıyorlar; halka hizmet etmek umurlarında değil.

Cezaları pislik içinde olmak; pislik yağmuru altında kalmak.

 

 Yağmur yağdığında çiftçiler sevinir; “rahmet yağıyor” der. Toprağı güzel bir koku kaplar; bereketi simgeler, iyi ürün almak için dua ederler. Yağmurda yürümek insanı rahatlatır, mutlu eder.

Ama buradaki durum tamamen tersi; pislik yağdıkça topraktan da kötü koku geliyor. Kokuşmuşluk çürümüşlük var, bir şey üretmiyor.

 

Devlet de, toplumsal organizasyonlar da, insan vücuduna benzetiliyor. Beden “corp” kelimesi Corporation; Corps- diplomatiques (Diplomatic corps) gibi terimlerin de kaynağı. Bir topluluğun bütününü ifade ediyor.

 

 İnsan bedeninden Floransa’ya, o şehir devletinin kişiliğine, o şehirde yaşayan insan topluluğuna geçiş var.

Dante orada gördüğü Floransa’ lı Ciacco ile konuşuyor. Bütün ruhlar yerde sürünürken, Ciacco Dante ve Virgil’ in konuşmasını duyunca yattığı yerden doğrulup, Dante ’yle konuşmak istiyor.

Dante ilk başta onu tanıyamıyor, pislik içinde ve çektiği acıdan yüzü değişmiş, tanınmayacak hale gelmiş. Konuşunca Ciacco olduğunu anlıyor. Bu kişinin lakabı Domuz manasına geliyor.

İnferno’ daki ruhlar gelecekten haber verebiliyorlar. Dante, O’na Floransa’ yı ve birbiriyle rakip iki parti arasındaki iç savaşı soruyor.

 

Ciacco iki partiden, Beyazların önce, siyahları şehirden süreceğini fakat, daha sonra Siyahların üstünlük kazanarak, bu defa onların Beyazları süreceğini anlatıyor.

Beyazlar Dante’ nin Partisi ve Dante bu gurupla beraber bir daha geri dönmemecesine Floransa’ dan sürülecek.

 

İnferno’ nun yazılmaya başlandığı tarih 1307; fakat eserde yazılan olayların başlangıç tarihi 1300, dolayısıyla bu olayları zaten yaşamış Dante ama geriden başlattığı için bu Ciacco’ nun kehaneti gibi yazılmış. Böyle bir teknik kullanıyor.

Dante daha sonra Floransa’dan tanıdığı diğer ruhların akıbetini soruyor, onların da Cehennem de olduğunu öğreniyor.

 

Cerberus

 

Mitolojide zenginlik Tanrısı Pluto’ nun köpeğidir; üç kafası, üç ağzıyla oburluk timsali ve yeraltı dünyasının bekçisidir. İçeri giren kimseyi dışarı bırakmıyor. Mafya babalarının fedailerini hatırlatıyor.

 

İlmini hatırla

 

Virgil burada Aristo felsefesini kastediyor. İnsanın ruh ve beden bütünlüğüyle mükemmele erişeceğini söylüyor.

 

 

 







İnferno 4 Felsefe Evi- Limbo (elifmat.blogspot.com)


İnferno 4 Felsefe Evi- Limbo (elifmat.blogspot.com)

4 Nisan 2021 Pazar

Gün ışığı

 

Bugünkü kelimelerimiz gün ışığı, neşe, eğlenmek, kaynaşmak, odun, duvar ve muamma...



Gün ışığı

Bu söz bana Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirini, yeter ki gün eksilmesin penceremden dizelerini hatırlattı. Günler geceler çabuk geçiyor, karanlıklar aydınlığa günler geceye çabuk kavuşuyor. Her gün yeni bir umut yeni bir başlangıç. 

"Anı yaşamayı" tavsiye ediyor yaşam koçları. O anın değerini bilmeyi ne geçmişe ne de geleceğe çok takılmamayı. Geçmiş zaten geçmiş, gelecek ise belirsiz.

Yeni bir umut yeni bir başlangıç okulun ilk gününü hatırlatır bana. Güzel bir havada evden çıkıp okula yürüyerek gitmek, arkadaşlara kavuşmak, yeniden kaynaşmak. Neşeli güzel günler.

Her okul açılışında geçen senenin aynı günü hatırlanılır, zaman nasıl da çabuk geçiyor denilirdi. Kim hangi sınıfa düştü, hocalar nasılmış diye birbirimize sorardık.

Lise birdeyken herkes pek bir büyük uzun boylu adeta yetişkin gibi görünmüştü bize. En eğlenceli günümüz okulu asıp, Grease filmini seyretmek olmuştu Filmin çıkışının 20. yılında bu defa da kızlarımla seyrettim. Pek unutulmayacak bir filmdi.

Pink Floyd'un  Another brick on the wall diye  bir rock operası meşhurdu o günlerde Duvar sözü okulun yüksek duvarlarını hatırlattı.

Bu şarkıda bireysellik anlatılıyordu, duvardaki tuğlalardan biri olmayı reddetmeyi, herkesin özgür iradesiyle kendi yolunu seçmesini.

Bizim eğitim sistemi biraz tekdüzeydi. Üniversite sınavında 18 tercih yapılır "artık çocuk nereyi kazanırsa diye kaderci bir yaklaşımla, önümüze bir başka duvar çıkardı.

Önemli olan bir üniversite bitirmek diye herkes okumaya yönlendirilirdi. Hangi bölüm olduğu, gencin aslında ne istediği o kadar da önemli değildi. Bazıları memnun kalmazsa ertesi sene sınava yeniden girerdi.

Kimisi mezun olduktan sonra okuduğu konuyla tamamen alakasız başka mesleklere yönelirdi. Hayat bazen tesadüflerle akar, bir bakarsınız hiç aklında olmadığı halde birisi ticarete atılmış, falanca şehirde odun satıyor. Okulda öğrendiği bilgilerin şu anki hayatıyla bir ilgisi yok.

Yarın ne olacağı belirsiz. Kiminle karşılaşacaksınız. Ne yapacaksınız? Evdeki hesap çarşıya uyacak mı? İşler planlandığı gibi gidecek mi? Ya da hiç aklında olmayan başka planlar mı yapılacak. 

Her konuşmada her iç dökmede her yaşanan tecrübede kendimizi yeniden tanıyoruz.

Belki de hayatın kendisi bir muamma...





Gün Eksilmesin Penceremden

Cahit Sıtkı Tarancı

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!



Gün Eksilmesin Penceremden

 

Gün Eksilmesin Penceremden

Cahit Sıtkı Tarancı

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!

Olağan Şüpheliler

 



 

Gün güzel başlamıştı. Cumartesi günü kısıtlamalar var. Hava güneşliydi. Dışarıda bahçede sevgili komşumla kahve içtik, gelen geçenle şakalaştık, sohbet ettik.

Bu aralar bizim sokak filmcilerin gözdesi, hafta sonları gelip film çekiyorlar. Sabahtan zilleri çalıp, bazı arabaların çekilmesini istediler biraz tatsızlık çıktı.

Sokağın iki başı trafik polislerince tutulmuş pek çok film arabası bir kenara kurulmuş tente altında teknik ekipmanlar. Gençler çalışıyor. Kimi durmuş çay içiyor kimi konuşuyor çoğunda maske yok.

Biraz yürüyeyim dedim sokağın öbür ucunda ambulans. Bu kadar çok polis ambulans biraz tedirgin oldum.

Önce bir genç kız genç delikanlıyla kavga ediyor, kızın yüksek perdeden bağırma sesi, başka konu mu yok dedim kendi kendime.

Sordum Exxen diye bir şirketin dizisiymiş. Dizinin adı Olağan Şüpheliler.

Sonra artık kahveleri içmiş içeri giriyorduk ki ekipler bizim eve doğru çekim yapmak için gelip sokağın ortasında çekime başladılar. Bakalım ne çekiyorlar demeye kalmadı, siyah uğursuz bir araba geldi, yolun kenarında beklemekte olan çıtı pıtı genç kıza çarptı. Kızcağız saçları dalağa dalga yapılmış uzun bir peruk, bir jean pantolon Barbie bebek gibi güzel, oyuncak gibi arabanın camının üzerinde uçtu yere düştü. “Aaa ne oldu?” derken, ayağa kalktı, gelip bir şey oldu mu diye baktılar. Sonra tentenin altında filmi seyredeceğiz olmadıysa bir daha çekeceğiz dediler.

Olmamış, biraz sonra tekrar hazırlık yapıldı. Siyah uğursuz araba tekrar gitti geldi göz göre göre bir daha kıza güm diye çarptı. Arabanın camı çöktü. Kız yerde inliyor. Hemen ambulans, ambulans diye bağırdılar. Ambulans geldi kızı götürdü. Bu nasıl bir film çekme metodu?

Elleriyle kafalarını tutup sus pus olup oturdular kaldırıma, sonra toparlanıp gittiler.

Kız dublörmüş, trafik polisinin müdahalesine veya zabıt tutmasına şahit olmadık. Bir şey olmamış gibi konu kapandı.

Zavallı kıza ne oldu bilmiyoruz. İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Millet zaten haberlerde yeteri kadar kaza sahnesi görmüyor mu? Filmlerde o siyah arabalara, siyah takım elbiseli, siyah kravatlı adamlara çok mu ihtiyaç var?

Bu dublörlerin haklarını koruyan, arayan soran var mı?

Arkadaşımın sorduğu gibi yönetmen memnun kaldı mı acaba? Yoksa bir kere daha çekmek gerekiyor mu sahneyi? 

Neyse, Acun yeteri kadar para kazansın da gerisi mühim değil(!)

Yaralanan genç kıza Allah’tan şifa dilerim.  Umarım iş güvenliğinin ciddiye alınması için devlet gerekli tedbirleri alır. Çok çok üzüldüm bu olaya.

 

 

 


23 Mart 2021 Salı

İnferno 28

 

Kanto 28

Bölücüler





Kuranın Yunancaya tercümesi 850-870

Latinceye tercümesi 1143

Peter

atin[edit]



Robertus Ketenensis produced the first Latin translation of the Qurʻan in 1143.[1] His version was entitled Lex Mahomet pseudoprophete ("The law of Mahomet the false prophet"). The translation was made at the behest of Peter the Venerableabbot of Cluny, and currently exists in the Bibliothèque de l'Arsenal in Paris. According to modern scholars[citation needed], the translation tended to "exaggerate harmless text to give it a nasty or licentious sting" and preferred improbable and unpleasant meanings over likely and decent ones. Ketenensis' work was republished in 1543 in three editions by Theodore Bibliander at Basel along with Cluni corpus and other Christian propaganda. All editions contained a preface by Martin Luther. Many later European "translations" of the Qurʻan merely translated Ketenensis' Latin version into their own language, as opposed to translating the Qurʻan directly from Arabic. As a result, early European translations of the Qurʻan were erroneous and distorted.[1]

 


Bu çukurda gördüğüm kanı ve yaraları kim anlatabilir?

Kafiyesiz, ölçüsüz düzyazıyla olsa bile anlatması zordur.

Akıl, havsala almaz; dil yetersiz kalır bu görüntü karşısında.

Hiçbir savaş meydanı böylesini görmemiştir.

Şaşmaz Livy’nin anlattığı uzun savaşlarda bile

Dokuzuncu çukurda gördüğüm yaralar gibisi yoktur.

Muhammed, çenesinden taa aşağıya kadar, boydan boya ikiye bölünmüş;

İç organları dışarıya dökülmüştü.

Ben ona dikkatle bakarken, O da bana baktı ellerini açıp,

“Gördün mü, bak, kendimi nasıl da ikiye ayırdım?

Yanımda ağlayan, başı yarık olan Ali’dir.

Halkayı döndüğümüzde, yaralarımız kapanır,

Arkamda bekleyen şeytanlar, yeniden yaralar bizi. Ama siz kimsiniz?

Niye oradan bize bakıyorsunuz?

Kendi çukurunuza geç gitmek için, vakit kazanmaya mı çalışıyorsunuz?” dedi.

 

Virgil cevap verdi:

“Bu adam daha ölmemiştir, suç işlediği için de burada değildir.

Ama görmek, öğrenmek için gelmiştir.

Ben ölüyüm ve onu bütün halkalarda gezdiriyorum. Doğrusu bu”

Bu sözleri duyan belki yüz tane ruh durup, bana baktılar hayretle.

 

Muhammed, “O zaman sen, dünyaya dönecek olan Fra Dolcino’ya söyle,

Eğer kısa zamanda yanıma kavuşmak istemezse, yiyecek stoklasın.

Kar yağdığında o mahsur kalacak, Navarese kazanacak zaferi.

 Fra Dolcino aç kalmasa, Navarase için bu zafer kolay olmaz.” dedi.

Bunu gitmek üzere bir ayağını yerden kaldırarak söylemişti.

Sözleri bitince ayağını yere bastı ve yoluna devam etti.

 

Kaşı gözü yarılmış burnu ve bir kulağı kesilmiş bir başkası yanımıza yanaştı:

“Günahından dolayı burada olmayan adam

Sanırım İtalyan’sın, seni evvelce görmüştüm;

Yukarı döndüğünde Pier da Medicina’ yı hatırla.

Guido ve Angelo’ya söyle,

Onlar gemilerinden atılıp boğulacaklar. La Cattolica yakınlarında

Tiran onları taş bağlayıp atacak.

Kıbrıs ve Majorca arasındaki sularda Neptün böyle bir vahşet görmemiştir.

Yanımdaki de o kıyıları hiç görmemeyi dilerdi.” Dedi.

“Bu haberleri yukarı götürmemi istiyorsan, o kim anlatır mısın bana?” dedim ona.

Yanındakinin ağzını açtı, gösterdi;

“Bu artık konuşamaz, Sezar’ı Rubicon’u geçmeye ikna eden,

‘Bir adam hazırsa, yapacağı işi geciktirmek, ona zarardan başka bir şey getirmez’ diyen adam bu”

Onu bu halde görmek beni ne kadar üzdü;

Curio’ydu bu, dili ikiye yarılmış olan...

Eskiden ne kadar cesaretle konuşurdu!

O sırada bir başkası geçti yanımızdan,

İki eli de kesilmişti, elsiz kollarını yukarı kaldırarak:

“Beni de hatırla; İsmim Mosca, Toskana’ya kötülük tohumu atan bendim” dedi.

Ben de “Çok kişinin ölümüne neden oldun” dedim.

Bu zaten acılı olan adamı daha da hüzne boğdu. Delirmiş gibiydi.

O sırada diğerleri arasında kellesini eline almış, yürümekte olan bir adam gördüm.

Başını fener gibi taşıyordu elinde. O baş bize baktı: “Ah” dedi,

Birken iki, ikiyken birdi; Kendi kendisini fener yapmıştı

Nasıl olurdu böyle bir şey? Hükmü veren bilir ancak.

Köprünün altına vardığında eliyle başını bize doğru kaldırdı, daha iyi duyalım diye,

“Şimdi gördün bu cezaları, halen nefes almakta olan adam;

 Bak bakalım bundan büyük acı var mı? Adım Bertrand de Born,

Genç kralı babasına karşı ayaklandıran bendim.

Baba ile oğlu birbirlerine düşman ettim.

Abşalom ve Hazreti Davut’ un arasını açan Achitopel bundan kötüsünü yapmamıştır.

Başımı yük gibi taşıyorum şimdi.

Bana bakan burada nasıl cezalandırıldığımızı anlar...”

 


Fra Dolcino Ortaçağ’da yaşamış bir rahiptir. Düzene, feodaliteye karşı çıktığı için öldürülmüştür. Kalesinin etrafı kuşatılmış, yiyecek sıkıntısı çıkınca kendisini savunamaz olmuştur. O’nun için burada yiyecek depolamazsa yenilecek deniyor.

Daha sonra Bertrand de Born’u görürler. Hayattayken prensi babasına karşı kışkırttığı baba ile oğulun arasını açtığı için başı gövdesinden ayrılmış, başını elinde fener gibi taşımaktadır.

Corp kelimesinin hem vücut hem de tüzel kişilik anlamına gelebileceğini söylemiştik. Şehir de bazen tek bir insan vücudu olarak tasvir edilir. Devletin bütünlüğünü bozmak aynı insan vücudunu parçalara ayırmak gibidir.

Burada söz konusu olan baba- oğul, kral ve oğlu olduğu için onları birbirine karşı kışkırtmak devleti bölme anlamına geliyor. Bu yüzden Bertrand de Born’un cezası ağırdır.

 


22 Mart 2021 Pazartesi

Elanor

 


Fransız Kralı 7. Louis’nin başında bulunduğu Haçlı Ordusu, 8 Ocak 1148 günü Denizli yakınlarındaki Honaz dağının Kazık Beli mevkiinde kayalık geçitten geçmek üzereydi. Kafile de Fransızlar çoğunlukta bir kısım da Alman askeri vardı. Fransız Kralı ve Kraliçesi üzerlerinde diğer haçlılar gibi basit bir hacı gömleğiyle seyahat etmekteydiler. Kıyafetlerinden kim oldukları belli değildi. Haçlıların Honaz Dağını tırmanacaklarını haber alan Selçuklular daha evvelden gelip, bölgeyi kuşatmışlardı. 

Kafile geçite girerken birden baskına uğradı, iki taraflarından karşılıklı ok atılışına maruz kaldılar. Askerler paniğe kapıldı, bütün ağırlıklar, hayvanlar dağdan aşağı yuvarlandı.

Kral kaçıp bir kayanın ardına saklanmıştı. Üzerindeki kıyafetten ötürü tanınması da imkansızdı. Bu sayede saldırıdan sağ kurtularak yollarına devam ettiler.

İlk hedefleri Antalya, daha sonra da Antakya idi. Birinci Haçlı seferinde ele geçirilmiş olan Antakya kalesinde Elanor’un amcası olan Kont Raymond Prens olmuştu.

Bugüne kadar bir kraliçenin haçlı seferine katılması görülmemiş bir şeydi. Elanor Fransa Kraliçesi olarak gözü kara bir şekilde bu sefere iştirak etmekte ısrar etmişti.

Aquitain dükünün kızıydı. Çok iyi bir eğitim görmüş, Latinceyi matematiği astronomiyi çalışmış, o günlerin adeti dantel işleme, çeyiz düzme gibi konularda da eğitildikten başka çok iyi at binen, güzelliğiyle çevikliğiyle neşesiyle zekasıyla tanınan bir genç kız olmuştu.

Bütün Avrupa soylularının oğullarına almak istediği kız olmasının sebebi sadece bu yönleri değildi. Annesi ve erkek kardeşi olunca Aquitain Dukalığının yegâne varisi olmuş Düşes unvanını almıştı. O devirde Fransa henüz tek devlet haline gelmemiş, Dukalık Fransa topraklarının üçte birini kaplamakta ve çok verimli bir bölgeydi. Esasında Elanor’un topraklarının büyüklüğü Fransa Kralının topraklarından da fazlaydı.

Babası hastalanıp öleceğini anlayınca hemen bir vasiyetname yazmış, dukalığını Elanor’ a bırakmış, kendi ölümünün önce Fransa Kralına haber verilmesini ondan evvel kimseye söylenmemesini istemişti. Kızlarının velayetini ve topraklarının idaresini Fransız kralına emanet etmişti.

Elçiler gelip de bunları Kral Şişman Louis’ ye bildirince, Kral Dükün ölümüne fevkalade üzülmüş göründü. Ancak elçilerin salondan çıkmasıyla beraber bayram etti. Hemen 500 şövalye gönderip Elanor ’u saraya getirtti.

Velisi olarak Elanor ’u evlendirmek vazifesi de Kral’a aitti. O sıralar on beş yaşlarında olan Elanor’ u oğluyla evlendirmeye karar verdi. Derhal din görevlilerini çağırıp, evlenme işlemlerini başlattı.

Elanor’un kocasının ismi de babası gibi Louis idi.  Kralın ikinci oğlu olan Louis aslında kilise hizmetine girip papaz olmak istiyordu. Ancak ağabeyi ölünce tahtın varisi durumuna gelmişti. Genç çift Elanor’un topraklarına giderek, Louis’ye Aquitain’i göstermek için bir gezi düzenlediler. Elanor’dan dolayı Louis de Aquitain Dükü olmuştu.

Ancak daha bu gezinin başında Louis’nin babasının ölüm haberini aldılar. Artık kocasının kral olmasıyla, Elanor Fransa Kraliçesi olmuştu.

Mizaçları çok bağdaşmıyordu. Elanor biraz fala neşeli açık saçık giyiniyor, güney Fransa kültürünü taşıyor, saray hayatına uyumlu değil diye eleştirilmeye başlanmıştı.

Aslında bu eleştiriler Papa’nın her istediğini Kral’a yaptıramamasından kaynaklanıyordu. Bir piskopos atanması dolayısıyla sarayla papalık arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Bu olaydan sonra daha büyük bir sorunla karşılaştılar.

Elanor’un kız kardeşi Petronilla, evli bir adama âşık olmuştu. Her istediklerini elde etmeye alışık olan bu kardeşler çözümü krala baskı yapmakta buldular. Bu kont karısından ayrılsın Petronilla ile evlensin diyordu Elanor kocasına.  Fakat o devirde boşanma yok. Evlilikler daha çok siyasi nitelikte, kontun karısının ailesi de önemli bir aile. Bu kontun karısını bırakması meselesi yüzünden bir savaş çıkıyor. Vitry diye bir şehirde Kral Louis, kontun karısının ailesiyle savaşıyor. Halk kiliseye sığınıyor. Kralın adamları şehri ateşe veriyor. Bin kişi ölüyor.

Bu korkunç olaydan sonra Elanor’ a olan düşmanlık artıyor. Zaten aslında dindar bir olan Kral Louis büyük vicdan azabı çekiyor. Cehennem’e gitmekten korkuyor.

Devrin önemli din alimlerinden olan Bernard Clairvaux, Elanor’ u azarlıyor, kocanın işlerine karışmayacaksın diyor. Elanor bu sefer ağlayıp benim çocuğum yok onun için üzülüyorum diyor.

Bernard  Clairvaux bu sefer yumuşayıp,  ben senin için dua ederim siz de benim dediklerimi yapın diyor. Bu şekilde kilise ile aralarını düzelten çift, Louis’nin vicdan azabından kurtulabilmesi için Haçlı seferlerine katılmaya karar veriyor.



Haçlı kafilesi Constantinople’a vardıklarında imparator tarafından iyi karşılanıyorlar. Bugün Balıklı Rum Hastanesinin bulunduğu yerde o devirlerde bir saray varmış, oraya yerleşiyorlar. Üç hafta kalıp, ağırlanıyorlar. Onlar İstanbul’un güzelliğine hayran kalıyorlar, saray halkı Elanor’a iltifatlar ediyor.

Haçlı ordusunun daha fazla şehrinde kalmasını istemeyen İmparator, onları "Sizden evvel gelen Alman Kralı Selçuklulara karşı Eskişehir yakınlarında zafer kazandı siz de yola çıkın" diyerek, uğurluyor.

Gerçekte tarihte Dorion muharebesi olarak bilinen savaşta Alman Kralı Conrad büyük hezimete uğramış, yolda karşılaşıyorlar. Almanlar Türklerden kaçarak İznik’e çekiliyor.

Bunun üzerine Fransız ordusuyla, Almanların savaştan sağ kurtulan askerleri kısmı birleşiyor, Balıkesir Alaşehir yolu üzerinden Efes’e geliyorlar. Tarihi şehre geldiklerinde artık Noel zamanı olmuş. Neşe içerisinde Noel’i orada geçirdikten sonra Türklerin saldırısına uğruyorlar. Fransızlar Selçuklu ve Danişment askerlerini püskürtmekte başarılı oluyor.

Böylece tekrar yola düzülüp, yukarıda anlattığım Denizli macerasından sonra Antalya’ya varıyorlar.

 

Honaz Dağı

Elanor of Aquitain (1122-1204)

 


11 Mart 2021 Perşembe

Ödüllü Film

  Veronika'nın İkili yaşamı.



Üniversite yıllarında bir arkadaşımız sinemaya gidelim deyince, hangi film, konusu neymiş, nasılmış, iyi mi diye sorulur, bazen cevap kısa olurdu "Ödüllü"

Bu şu demek olurdu: film sanat filmi bir şey anlamayacağız belki filmden sonra soru soruyacağız birbirimize ama orada anlasak da anlamasak da bizi etkileyen bir şey olacak.

Modern resimde de bu resim ne ifade ediyor diye sorulur Sanatçı pek anlatmak istemez. "Resme bakan ne hissediyorsa odur" der.

Polonyalı yönetmen Kryyztof Kiresyotewsky  1991 yapımı "Veronica'nın ikili yaşamı" adlı filmi de öyle bir film. Bu filmde birisi Polonyalı, birisi Fransız iki Veronica var ve ikisi de aynı artist tarafından oynanıyor. Biri Fransızca biri Polonya lisanı konuşuyor, ama film başı orası sonu olan bir hikaye şeklinde gelişmediği için ne olduğu pek anlaşılmıyor.

Bu hafta yazı grubunda bu film üzerinde bir konuşma yapacağımız için ve filmi öneren kişi de ben olduğum için biraz ön çalışma yaptım



Fransız   Veronique                             Polonyalı Weroniki

Müzik öğretmeni                         ses sanatçısı

Bahar yeniden doğuş                 Chrismas star doğuş başlangıç  1968

                                               Antex- Krakow- teyze

                                               Tren yolculuğu, küçük cam top, trenle Krakow a gidiyor

                                               Konserde dinlerken şarkıya eşlik ediyor auditiona katıl diyor.

                                               Sevinçle koşarken notalarının olduğu kağıdı düşürüyor- protesto var

                                               Fransız turist kızı görüyor

                                               Audition ı kazanıyor

                                               Antex onu otobüste takip ediyor

                                               Giyinirken camdan yaşlı kadını görüyor

                                               O gece konserde ölüyor

 Fransız Veronique

Artık Müzik dersi almak istemediğini söylüyor

Erkek arkadaşıyla beraber ama üzüntülü sanki birisi ölmüşte yas tutuyor gibi hissediyor kendisini

Ertesi gün okulda öğrencilerle beraber kukla gösterisi seyrediyor

Balerina ayağını kırıp ölüyor kelebek oluyor (Ölüm ve Diriliş)

Diğer Veronica’nın şarkı söylerken öldüğü sahnede söylediği şarkının müziğini Fransız Veronika sınıfında ders olarak öğretiyor.

Kuklacıyı yolda görüyor adam sigarayı ters tuttuğunu işaret ediyor

Diğer arabadan hemen nasıl gördü?

Gece biri telefon açıyor konuşmuyor ama koro gene aynı şarkıyı söylüyor

Babasına gidip henüz tanımadığı birisine aşık olduğunu söylüyor

Kendisini sanki biri ölmüş( veya hayatından gitmiş) gibi yalnız hissettiğini söylüyor

Mektup alıyor mektuptan bir pabucun bağı çıkıyor EKG grafiğinin üzerine koyuyor

Orada bir kontrast var EKG nin aşağı yukarı çizgileri pabuç bağının düz çizgisi

EKG nin düz olması zaten ölmek demek

Birisi dışarıdan odaya ışık tutuyor




Karşıtlıklar:


Işık X karanlık

Hayat X ölüm

 

Veronica kuklacının gösterisinde balerinin ölüp kelebek olması hikayesinin bir çocuk  kitabından alındığı, kitabın yazarının Alexander Fabbri -kuklacının kendisi olduğu, yazarın kitaplarından birinin pabuç bağıyla ilgili olduğunu öğreniyor

Pabuç bağı (veya ayak bağı) neyi simgeliyor?

Yazarın diğer kitaplarını da okuyor.

Babasının evine gittiğinde babası bir paket veriyor paketten kaset teyp çıkıyor



Odasında dinlediğinde kasetteki sesler:


Daktilo, ayak sesi, kapı açılma sesi, tren istasyonu sesleri, daha evvel gördüğümüz müzik, araba kazası ve patlama sesi

Postadaki damgadan tren istasyonunun Paris’teki Gar Saint Lazare olduğunu anlıyor. Oradaki cafe’ye gidip bakmak istiyor. O seslerin tren istasyonundaki cafe’de kaydedilmiş olabileceğini düşünüyor. İstasyonda gördüğü birine cafe’den trenler için yapılan anonsların duyulup duyulmadığını soruyor

Orada Alexander (çocuk kitabının yazarı) yalnız başına oturmuş sanki Vernonica'nın gelmesini bekler gibi.

Alexander kıza orada kendisini iki günden beri beklemekte olduğunu, o sıralarda yazdığı bir kitap için psikolojik bir test yaptığını kızın gelip gelmeyeceğini anlamak için bu testi yaptığını söylüyor.

Veronica sinirlenip oradan ayrılıyor bir taksiye binip otele gidiyor. Alexander da oraya gelmiş, kızdan özür diliyor. Veronica adamın odaya gelmesine izin veriyor. Orada uyuyorlar ( zaten kendisini yorgun hissediyordu) Gece aralarında yakınlaşma oluyor.

Uyku teması bilinç – bilinç dışı - uykuya  dalma Bunun sembolik anlamı?

Sabah Veronique, hayatım boyunca kendimi hem burada hem başka yerde hissettim diyor. Alexander onu tanımak istediğini söylüyor. Veronique çantasını getirip yatağın üzerine boca ediyor içinde ne var ne yok Alexander’a gösteriyor böylece kendisini tanıtıyor.

Veronique’in Polonya seyahatinde çekmiş olduğu fotoğraflara  bakarken, Alexander, kalabalığın içinde Polonyalı Veronque’ i fark ediyor.  Resimdeki kız Polonyalı Veronica ve müzik notaları taşıyor. Onu Alexander o anda birlikte olduğu Fransız Veronica zannediyor ve kız resme bakıyor “bu ben değilim” diyor. “O palto benim değil.”

Palto? Ayırd edici özellik

Veronique bu resmi fark ettikten sonra sebebini bilmeden çok üzüntü duyuyor.

 

Alexander Veronica’nın kuklasını yapıyor. Ama iki tane yapmış. Niye iki tane yaptın diye sorduğunda kukla oynatırken bütün gün elimde çabuk eskiyor onun için iki tane yaptım diyor.

Birini oynatırken öbür kukla yerde ölü gibi yatıyor.

Alexander yeni bir kitap yazmış. Kitapta aynı gün doğmuş olan ama birbirini tanımayan iki kızın hikayesi anlatılıyor Birbirlerini tanımıyorlar ama aralarında bir irtibat var.

Veronica eve gelip ağaca dokunuyor baba içeride ama bunu bir şekilde fark ediyor.

Baba’nın parfüm koklatma sahnesi vardı aynı koku Veronica’ya farklı geldi ama babası biri yaz başı biri sonbaharda imal edildi dedi

Mevsimlerin geçişi hayatın değişmesi bizim değişmemiz.

 

Sorular

İki kızın da babası var. Anneler yok. Acaba neden?

Bu kızlar ikiz mi? Anneler kimdi? Eğer ikizlerse anne bir olmalı. Hangi baba biyolojik baba Fransız mı, Polonyalı mı?


İki kız iki farklı ülke bunun düşündürdükleri

Doğdukları yıl- 1968 olayları

Polonya

Polonya'nın tarihte çok işgal edilmesi çok kültürlülük, Napolyon zamanında Fransızların tarihin çeşitli dönemlerinde Alman ve Rusların işgali, Sovyetlerin baskısı.

Polonya’ da 1991 yılı Komünist rejimin sona ermesi 1990

Geçiş dönemi

Doğu Batı farklılığı Demir perde ülkeleri X Batı Demokrasisi

Müzik

 Filmdeki müzik hakkında renkler hakkında çekim hakkında ne düşündünüz?

Yönetmen 

Krysystof Kieslowsky (aklınızda kalmıyorsa Christof Colombus düşünün)

Yönetmen  genel olarak filmlerinde “Ben kimim?” ve “Ne yapmak istiyorum?” sorularına cevap aramış. Önce dokümanter yapmış sonra kurgusal filmlerle daha çok şey anlatabileceğini düşünmüş.

Bir de Mavi Beyaz Kırmızı üçlemesi var, Fransız bayrağının üç rengi ve Özgürlük Eşitlik Kardeşlik konuları ile alakalıymış.

Gençlik yıllarında yaptığı on emirle alakalı Decalog on kısa filmden oluşan serisi var.

Kader

Şu gün şu seçimi yapmasaydık veya falanca kişiyle karşılaşmasaydık belki farklı bir hayatımız olacaktı.

Kader, bir anlık olayların hayatımıza etkisi.

 

O anda kağıtları elinden düşürmesi belki otobüse doğru giden Fransız Veronica ile karşılaşacaklardı . Acaba birbirlerine ne diyeceklerdi.

Hayattaki tesadüfler. Hayatımıza sadece kendi kararlarımız değil dış etkiler de yön veriyor. Kaza hastalık birinin ölmesi, çocuğun doğması, ülke siyaseti vs. pek çok değişken var.


Dini konular

duality- ikilik

Hristiyanlıkta bir de iki ikide bir kavramı

Hz. İsa'nın yarı Tanrı yarı insan gibi anlaşılması

İnsanın bir yönüyle madde (et kemik) bir yönüyle ruh olması


Kızlardan biri hayatta kalırken biri ölüp sadece ruh oluyor.

iki kız, iki ülke, iki lisan, 

Alexandre hem kuklacı hem yazar olması, iki iş


Azize Veronica



Kızların ismi Veronica ve Azize Veronika arasında bir bağ var mı?

Azize Veronica Hazreti İsa çarmıhtan indirildikten sonra yüzünü silmiş. Yüzünün silindiği örtüye Hz. İsa’nın resmi çıkmış. Kan ve ter.

Bu resim Kutsal örtü veya Veronica’nın örtüsü diye biliniyor.

Gerçek ve temsili resim Resimle anlatma metodu.

Gerçek ne kadar gerçek, hayal ne kadar hayal?

Filmde de gerçek ne, hayal ne?

Bu isim aslınca Vero İcon gerçek resim- icona Hazreti İSa'nın gerçek resmi manasına geliyor. Söylene söylene bu örtüyü Hz. İsa'nın yüzüne örten hanımın ismi haline gelmiş.

Farklı Anlatımlar

Bu yönetmenin anlatım tarzını İncil'in başında bulunan Marc Matthew Luke ve John bölümlerinde aynı hikayenin Hz. İsa'nın hayat hikayesinin dört değişik kişi tarafından anlatılmasına benzetiyorlar. Farklı bakış açıları. Aynı olayın farklı gözlerle görülmesi.


Lazarus

İncil de ismi geçen Lazarus ölüp gömüldükten 4 gün sonra Hz. İsa tarafından diriltilmiş

Gerek Lazarus hikayesi gerek Hz. İsa'nın ölüp gömüldükten sonra dirilmesi Hristiyanlıkta önemli konular.

Garın ismi St Lazare bu Lazarus'tan geliyor. İki alem arasında olmayı temsil eder gibi.