3 Ekim 2026 Cumartesi

1984

 

İngiliz yazar George Orwell’in 1984 isimli kitabı distopik edebiyatın önemli örneklerinden biridir. Topia antik Yunanca’da yer anlamına geliyor Utopia iyi yer dystopia ise kötü yer oluyor. Utopia’daki U yokluk anlamı da taşıyor. Ulaşılması imkansız iyi bir yer, bir hayal, bir cennet.

Distopyayı anlatan kitaplar totaliter rejimleri, diktatörlükleri, insan haklarının ve düşünce özgürlüğünün olmadığı yerleri, savaşı ve savaş sonrası dünyayı anlatıyor. Burada iktidardaki partinin propagandası, sansürü, insanları yok sayması, gerçeği değiştirmesi, polis devleti kurması, işkence, azap açlık fakirlik, hastalık kötü olan herşey var.



İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasındaki karamsar ortamda böyle kitaplar yazılmış. George Orwell bu kitabı yazdığı sırada hastaydı ve bitirdikten sonra 1950 yılında öldü. Onun öksüren hasta, zayıf hali romanın baş karakteri Winston Smith’e de yansımış.

Eğer yaşasaydı savaş sonrası dönemde dünyanın iyiye doğru gittiğini Avrupa’ya barış ve refah ortamının geldiğini görebilecekti.

Kitapta Londra’da yaşayan Winston Smith isimli bir yazar var. Dünya siyasi blok olarak üçe ayrılmış. İngilizce konuşulan ülkeler Oceania- buna Avrupa’da dahil, Eurasia ve Eastasia var. Herhalde Rusya ve Çin’in başını çektiği blokları kastediyor.

Dünya bu üç blok arasında sürekli olarak yapılan savaşlara sahne oluyor. (Bugünkü forever wars gibi) Savaştan maksat kâr etmek. Halkın iyiliğini düşünen yok. Tek parti yönetimi ve bu partinin başında bulunan BIG BROTHER- BÜYÜK BİRADER var. Küçük bir yönetici kadro dışında kalan insanların herhangi bir söz hakkı yok. Onlara prole diyorlar(prolaterya)

Partinin maksadı geçmişi silmek. Winston bir bakanlıkta çalışıyor ve ona verilen iş geçmiş dokümanları, gazete makalelerini ve konuyla ilgili ne varsa tahrif etmek yeniden yazmak. O ülkenin geçmişini ve kimliğini siliyor.

 

GERÇEK VE YALAN

WikiLeaks kurucusu Julien Assange geçenlerde digital arşivlerin delete tuşuna basılarak bir anda silinebileceğini ve bu sayde geçmişin silineceğini sanki hiç yaşanmamış gibi olacağını söyleyerek uyarıda bulundu ve George Orwell’in bu kitapta yazdığı satırları hatırlattı:

“Who controls the past controls the future. Who controls the present controls the past,”

Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder. Bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder. Yani bugüne hükmeden geçmişi değiştirebilir. Geçmiş üzerinden yaptığı anlatımla geleceği kontrol edebileceği bir propaganda yapar.

Geçmişe ait bilgiyi, şimdiye ait algıyı değiştiriyorlar, gelecekte de hükümette olmanın yolunu yapıyorlar. Bunun için de medyaya hükmetmek istiyorlar.

Kitapta bu işle ilgili bakanlığın adı “Ministry of Truth”  yani “Gerçek Bakanlığı!”

Geçmişi değiştirip ülkeyi yöneten tek partiyi her halukarda haklı ve yanlış yapmayan bir parti olarak göstermek istiyorlar.

Trump’ın ilk döneminde görevli olan bir hanım, söylediklerinin yalan olduğu ima edilince bunlar yalan değil, “alternative facts” demişti. Doğru bir tanedir doğrunun alternativi olmaz, karşıtı olur o da yalandır.

1984’te kişilerin düşüncelerini kontrol etmek için yeni bir konuşma türü icad etmişler, Newspeak. Eskisi

herkesin bildiği standart İngilizceydi. Şimdi yeni kavramlar çıkmış. Mesela doublethink- ikili düşünme. Bir şeyin zıt anlamlısıyla aslını aynı anda kabul ediyorsunuz.

War is Peace – Savaş Barıştır

Freedom is Slavery- Özgürlük Köleliktir

İgnorance is Strenght- Cahillik Güçtür

Bu sonuncusu bir yerden tanıdık geliyor neyse...

 Parti ne derse ona inanacaksınız. “Öyle şey olur mu?” deme şansınız yok. Bunu da şöyle anlatıyorlar: Parti 2+2= 5 derse buna inanacaksınız. İnanmış gibi yapmayacaksınız, hakikaten inanacaksınız.

Her odada telescreen dedikleri bir televizyon var. Buradan sürekli parti propagandası yapılıyor. Ancak televizyondan da aynı zamanda sizi görüp izliyor gerekirse müdahale ediyorlar.

Mesela sabah televizyondan çalan saatle uyanıyor ve kalkar kalkmaz oradaki spor hocasının yaptırdığı antremanı yapıyorsunuz. Yapmazsanız kızıp, müdahale ediyor.

 (Bugünkü telefonlar bizi dinliyor, televizyonda televizyonunuzu kişiselleştirin e posta adresinizi yazın size daha iyi hizmet verelim (sizin seçimlerinizi takip edelim) yazısı çıkıyor. Her gittiğiniz yerde telefon numaranızı sorup sizi öyle kaydediyorlar. Yapay zeka adresinizi telefonunuzu harcama alışkanlıklarınızı tespit edip size özel reklam hazırlıyor)

Partinin liderine BIG BROTHER deniyor ve bu büyük birader sizin her yaptığınızı izliyor, Stalin’e benzer pos bıyık bir adamın resmini asmışlar heryere. BİG BROTHER İS WATCHİNG YOU!

YASAL-YASAL OLMAYAN

Kitabın başında bir tarih veriliyor: 4 Nisan 1984, saat 13.00

Winsor bu tarihten fazla emin değil, geçmiş silinmiş olduğu için ancak tahmin edebiliyor.

İşten sonra evine gidiyor. Evi harabe ama bulunduğu yerin ismi Victory Mansions- Zafer Malikanesi.

Bir zaman yolda geçerken kırtasiyeciden bir defter almış kapağını açmamış. İçinde yazı yazmak isteği var. Aslında günlük tutmak yasak değil ama sakıncalı(!).  Öldürülebilir ya da çalışma kampına 25 sene cezayla gönderilebilirsiniz.

Bunu şöyle ifade ediyor:

This was not illegal (nothing was illegal, since there were no longer any laws) Bu yasak değildi,  artık hiçbirşey yasak değildi çünkü kanun yoktu.

Artık kanun koymaya gerek yok herkes öyle bir sindirilmiş ki, kimse aklından bile geçiremiyor kendi iradesiyle bir şey yapmayı.

Thought Police - Düşünce polisi var. Ne düşündüğünüzü biliyor.

Ama insanın kendini ifade etme isteği öyle kuvvetli ki Winston televizyonun kendisini görmediği bir köşeye çekilerek yazmaya başlıyor. Sayfayı açmak, mürekkepli kalemi eline almak- bu bile büyük bir zafer aslında.

O dönemde artık kimse kağıt kalem kullanmıyor. Bir makinaya konuşarak yazdırıyorlar ne yazılacaksa.

O kağıt kalemi eline alarak kendi için mini bir devrim yaptı.

 Önceki gece bir haber filmi gösterilmişti. Mülteci kayıklarına ateş açılıp insanlar öldürülüyordu. Bir anne çocuğunu korumak için üstüne yattı. O kurşunlanınca sinemadakiler güldü.

(Savaş zamanı Londra’da insanlar sinemalara gidip filmden önce haberleri izliyorlardı.)

İnsanlık duyguları yok oluyordu.

Bunları yazarken aklı işine gitti. Her gün iki dakikalık nefret anı vardı. Savaşı sürdürmek için halka düşmandan nefret etmeleri gerektiği hatırlatılıyordu.

Yanında iki kişi vardı biri erkek biri kadın onlara güvensin mi güvenmesin mi bilemiyordu. Adamın kendisi gibi düşündüğüne karar verdi.

Kadın güzeldi ama seks yasaktı dünyalarında. Kadın parti siyasetine uygun olarak bekaret simgesi kırmızı bir fular taşıyordu. Siyah saçlı, biçimli vücutlu, 27 yaşında bir genç hanımdı. Winston “bu parti saçmalıklarına en çok bu genç güzel kadınlar inanır” diyerek ondan nefret etti.

Adam eski zaman beyefendilerine benziyordu, nedense ona güvendi.

Akşam günlüğüne yazarken bir de baktı ki,

DOWN WITH THE BİG BROTHER diye on defa yazmış.

Aslında yazsa da yazmasa da birdi. Defterin kapağını açtığında iş bitmiş sayılırdı. Mühim olan düşünceydi.Düşünce polisi ne düşündüğünü bile bilirdi.

“Şimdi beni ensemden vurabilirler-hep öyle yaparlar- sonra da hakkımdaki bütün kayıtları silerler. Yaşadığıma dair bir iz kalmaz” diye düşündü...

O sırada kapı çalındı. Defteri kapatmak gerekiyordu ama yapamadı. Mürekkebin kağıda bulaşmasını istemedi.

Gelen komşu kadındı. Kendisinden lavaboyu tamir etmesini istedi. Pis bir işti, her yer kokuyordu ama yaptı mecburen çocuklar odaya kapatılmıştı sesleri geliyordu. O giderken kapı açıldı çocuklar odadan çıktı ve Winston’a teşekkür edeceklerine kafasına birşey attılar. Bu çocuklar Nazilerin yetiştirdiği “kahverengi gömlekli çocuklar” gibi parti propagandasıyla yetişiyor, gerekiyorsa ailelerini ihbar ediyorlardı.

JULIA

O beğensin mi nefret mi etsin bilemediği kadının ismi Julia idi. Onun görevi roman yazmaktı (Şimdi de yapay zekanın yazacağı romanlardan yazmakta olduğu makalelerden bahsediliyor)

Julia eline bir kağıt tutuşturdu. Genç kadın onunla birlikte olmak istiyordu. Ona güvenssin mi güvenmesin mi bilmiyordu ama yasak olmasına rağmen onunla gizlice buluşmaya başladı.

Partiye muhalif olduğunu zannettiği O’Brian ise kendisine bir kitap verdi. “Kardeşlik” isimli bir muhalefet hareketi varmış onun kitabıymış bu kitap. Bu kitabı Julia ile birlikte gizlice okumaya başladılar. Kitabı gerçekte kimin yazdığı da belli değildi. Acaba gerçekten bir muhalefet ve onun başındaki Emmanuel Goldstein isimli lider var mıydı? (İsmi de enteresan Emmanuel tanrıyla birlikte demek. Goldstein da altın taş, altın mı taş mı, değerli mi değersiz mi, hakikaten tanrıyla beraber mi değil mi? Var mı yok mu?)

O sırada “Eurasia ile değil Eastasia” ile savaşıyoruz dediler. Kimse buna aldırmadı çünkü sürekli savaş halindeydiler ve kiminle savaştıkları umurlarında değildi. (İkinci Dünya Savaşı’nın başında Hitler ile Stalin’İn arası iyiydi sonradan savaşmaya başladılar, Rusya İngilizlerin tarafına geçti.)

 

CASUSLAR

 

Aşk hikayesi çabuk bitti. Arkadaş sandıkları O’Brian casus çıktı, kitabı onları kandırmak için vermiş. Julia ile buluştuğu yerde onları gören bir adam da (Mr Charrington)casusmuş, Winston ve Julia’yı ihbar etti. Ministry of Love- Sevgi Bakanlığına götürüldüler.

Sonrası hapisler, sorgulamalar, işkenceler, insanlıklarından çıktılar. Beyinleri yıkanıyordu. Eğer partinin dediğine inanmazsanız unperson oluyor hiç yaşamamış addediliyordunuz. Onları öldürüp haklarındaki bütün kayıtları silebilirlerdi.

En sonunda “bunlar yeterince cezalandırıldılar” denerek serbest bırakıldıklarında  bir gün bir café’ de karşılaştılar. Yaşadıkları korkunç olaylar onları değiştirmişti, artık birbirlerini sevmiyorlardı.

ZAFER

O sırada televizyonlar ülkenin kazanmış olduğu sahte bir zaferi ilan etti.

Herkes Bayram etti.

Artık Winston Big Brother’ı sevdiğini düşünüyordu...

 

 

 

 

23 Eylül 2026 Çarşamba

HAYVAN CIFTLIGI

 

HAYVAN ÇİFTLİĞİ

 


İngiliz yazar George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı eseri 20. Yüzyılın en bilinen kitaplarından biridir. Bir anlatıcının ağzından anlatılan masal İngiltere’de bir çiftlikte geçer.

Çiftlik sahibi Mr.Jones hayvanlarına iyi davranmayan çok çalıştırıp az besleyen biridir. Çiftlik hayvanları sürekli eziyet çekmektedir. Mr. Jones alkol bağımlısı olduğu için bazen sızıp kalır, çiftlik çalışanları da durumdan istifade kendi aralarında eğlence düzenler. Böyle bir kaç gün sonunda aç kalan hayvanlar ayaklanır, isyan çıkarır.

Yaşlı bir domuz olan Old Major bu ayaklanmayı teşvik eder. Bir rüya gördüğü, bu rüyada insanların artık hayvanlara eziyet etmediği ve kendi özgür iradeleriyle yaşadığını anlatır. Hayvanlar eşit olacak hiç bir insana güvenilmeyecektir.

Domuzlar arasında üç lider belirir bunlar Animalizm doktirinin kurar. Napolyon, Snowball ve Squaler bu ayaklanmayı idare ederler. Yiyecek deposu basılır ve hayvanların karnı doyurulur. Onları durdurmaya çalışan insanlar da çiftlikten kovulur.

Çiftliğin adı “Hayvan Çiftliği” olarak değiştirilir, Old Major’un fikirleri duvara yazılır. En çok EŞİTLİK vurgulanır.

O sırada ineklerin sağılması gerektiği fark edilir. İki gündür ssağılmayan inekler rahatsızdır. Hemen bu işin nasıl yapılacağını öğrenen domuzlar inekleri sağarak kova kova süt toplar. Taze yağlı süt herkesin iştahını kabartır. Ama “şu anda  yapacak çok iş olduğu ve sütün önemli olmadığı” söylenerek hayvanlar hasat yapmaya yollanır.

Geldiklerinde süt kovaları ortadan kaldırılmıştır. “ Süt ne oldu?” denilince “aslında bu sütün domuzların hakkı olduğu çünkü onların beyinlerinin çalıştığı ve bu çiftliği onların yönettiği dolayısıyla onların daha çok enerjiye ihtiyaç duyduğu” cevabı alınır.

Sütler domuz yemine karıştırılmıştır.

Bir müddet sonra elma zamanı gelir. Herkes taze elmalara iştahla bakarken aynı gerekçeyle elmaların da domuzların hakkı olduğu söylenir.

Hayvanlar eskisinden de çok çalışmalarına rağmen şikayet etmezler çünkü bu çiftliğin kendilerine ait olduğuna inanmaktadırlar.

Diğer komşular Mr. Jones’a yardım edip çiftliği tekrar ele geçirmeye çalışırlar. “Ahır Savaşı” adını verdikleri bu savaştan hayvanlar galip çıkar, insanlar çiftlikten tekrar atılır.

Napolyon yeni doğum yapmış bir köpeğin yavrularını alarak tavanarasında bakmaya başlar. Snowball ise yeni bir öneriyle gelir, yel değirmeni inşa ederek çiftliğin elektrik ihtiyacının karşılanmasını ister. Bu fikir kabul edilir çalışmalar başlar ancak Napolyon ve Snowball arasındaki rekabet dolayısıyla Napolyon bir darbeyle tek başına idareyi ele geçirir ve Snowball’u çiftlikten gönderir.

Yetiştirdiği köpekler artık büyümüş tam dokuz adet canavara dönüşmüştür. Artık kimse Napolyon’a muhalefet edemez. En ufak bir karşı çıkma veya soru sormada köpekler hırlar veya muhalefet edenleri parçalar.

Başlangıçta çiftlikte bir duvara Animalizm’in 7 prensibi yazılmıştı. Bu maddeler ihtiyaç oldukça değiştirilir.

Esasında insanlarla hiçbir şekilde ilişki kurulmayacaktı ama Napolyon para kazanmak için komşu öiftliklerle alışverişe başlar.

Mr. Jones’un evine yerleşir onun gibi içki içmeye ve kumar oynamaya başlar.

Çiftliğin en kuvvetli hayvanı Boxer isimli bir attır. En çok o çalışır. İşler yolunda gitmezse “ Ben daha fazla çalışacağım” der. Bu sözleri slogan haline getirir. Daha sonra buna énapolyon ne derse halkıdır” desturunu da ekler.

Ne var ki o da artık yaşlanmıştır. Bir gün yığılıp kalır. Diğer hayvanlar yardım eder. Veterinere götürülmesi gerekirken Napolyon onu mezbaha ya gönderiri. Bu durumu sadece okuma yazma bilen bir eşek anlar çünkü Boxer’ın götürüldüğü at arabasının üzerinde mezbahane yazısını görür.

Bir kaç gün sonra “Yok, siz yanlış görmüşssünüz, Boxer veterinere götürüldü ama tüm uğraşılara ramen kurtarılamayıp öldü” derler. Diğer hayvanlar buna inanır.

Aldığı parayla Napolyon daha fazla içki alır. Hayvanların belli bir süre çalıştıktan sonra emekli edilecekleri hayali artık kalmamıştır.

Bu arada çiftliğe gelen bir karga Şeker dağından söz eder. Bu hayvanların ölünce gideceği cennettir. Orada istedikleri otları ve şeker dağından topladıkları şekerleri yiyebileceklerdir.

Artık çiftliğe diğer insanlarda gelip gitmeye,  Napolyon’a çiftliği ne kadar iyi idare ettiğini söylemeye başlamışlardır. Napolyon ve diğer domuzlar eskisi gibi değildir.

Artık çiftlik evinde yaşıyor, insanların yatağına yatıyor ve Mr. Jones un kıyafetlerini giyiyorlar. Bu durum hayvanların garibine gider. Artık duvardaki 7 prensip kalkmış yerine sadece “Bütün hayvanlar eşittir” yazısı kalmıştır. O da değiştirilir. “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” yazılır.

Hayvanlar evin etrafına toplanıp içerideki partiyi izlemeye başladıklarında Napolyon ile gelen misafirlerden birinin arasında kumar oynarken kavga çıkar. İkisi de aynı kağıdı atmıştır. Biri hile yapmıştır ama kim?

Hayvanlar içerideki domuzlara bakarlar, bakarlar artık hepsi birbirine o kadar benzemiştir ki hangisi insan hangisi domuz ayıramazlar.

 

GEORGE ORWELL

 

George Orwell 1903 yılında Hindistan’da doğmuş, Birinci Dünya Savaşı yıllarını İngiltere de öğrenci olarak geçirmiş, savai sonrası 1922 yılında memuriyete girerek Burma’ya gönderilmiş, orada Britanya İmparotorluğunun sömürge polisi olarak görev yapmıştır. Burma’da gördüğü eşitsizliklerden ve halkın yaşadığı zorluklardan üzüntü duyarak bu görevden istifa etmiş yazar olmaya karar vererek Avrupa’ya dönmüş. Paris ve Londra’da işçi sınıfı arasında yaşamış. Orada üst sınıf aksanı ve eğitimiylle dikkati çekmiş ama yine de işçilerden iyi muamele görmüş sonra bu iki şehirde gördükleriyle ilgili yazılar yazmış.

İspanya iç savaşına önce gazeteci olarak gitmiş sonra Franco’ya karşı savaşmış. Ikıncı Dünya Savaşı yıllarını İngiltere’de geçirmiş, önce Hayvan Çşftliği sonra 1984 adlı totaliter rejimleri eleştiren kitaplarını yazmış ve 1884’ü hasta yatağında daktiloya çekip bitirdikten sonra veremden vefat etmiş.

 

SOVYETLER BİRLİĞİ ELEŞTİRİSİ

Hayvan Çiftliği kitabında Mr. Jones Çarlık rejimin ve devrilen Çar Nikolas’ı temsil ediyor.

Old Major bir teorisyen Karl Marx ve Lenin gibi sistemin temelini atıyor. Napolyon hem Fransız devriminden sonra gücü eline geçirip kendisini İmparator ilan eden gerçek Napolyon’u hem de Sovyetler Birliğinde bütün gücü elinde toplayan Stalin’i temsil ediyor.

Çiftlikten kovulan Snowball Troçki, hiç durmadan çalışan beyaz at Boxer ise işçi sınıfını çağrıştırıyor. Sovyetler Birliği propaganda posterlerinde güçlü kuvvetli kaslı iri yarı ve gülümsüyen işçiler olurdu. Boxer da öyle halinden memnun sisteme tamamen inanarak ölene kadar çalıştı

Hayvanların söylediği “Beast of England” şarkısı Komünist Enternasyonel,  çiftliğe gelip Napolyon ile iş yapan diğer çiftçiler de Almanya ve İngiltere’yi temsil ediyor.

Hitler önce Stalinle saldırmazlık anlaşması yaptı. Sonra 1941 de Rusya’ya saldırdı. O zaman Rusya mecburen İngilizlerin tarafına geçti.

Savaşta 20 milyon Rus öldü ve Hitler Stalin tarafından yenildi.

Hayvan Çiftliği bu savaş esnasında yazılmıştı. Yayınevleri kitabı savaş sonuna kadar basmak istemedi. Çünkü köprüyü geçene kadar ayıya “dayı” demek gerekiyordu. Saatalin’i eleştiren bir kitabın basılması uygun değildi.

Amerika her zamanki gibi zaferi kendisi üstlendi, şimdi artık Hitler’den krutulduklarına göre yeni düşman Rusya olacaktı.

Savaş bitince kitap basıldı büyük başarı kazandı. George Orwell bu kitabının başarısını gördü ama ondan sonra gelen büyük bomba 1984’ün günümüze kadar gelen büyük ününü göremedi.

İngilizce konuşulan ülkelerde bu iki kitapta okullarda okutuluyor ve çocuklara verilen demokrasi eğitiminin bir parçası olarak görülüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Masalın totaliter rejim eleştirisi olarak okunması halinde bu Mr. Jones’un Çaralık R

7 Eylül 2026 Pazartesi

Kırmızı ve Siyah

 


Geçen hafta hikayesini anlatmaya başladığım Julien Sorel, Latince öğretmeni olarak girdiği evde evin hanımına aşık olmuş, onunla bir ilişki yaşamak için planlar yapıyordu. Madame de Renal ise önce çekingen davranmasına rağmen sonradan Julein’in karanlıkta elini tutmasına ve ilerleyen dönemde odasına gelmesini kabul etti.

Aynı evin içerisinde hanımın yardımcısı olarak yaşayan Elisa da Julien’e aşık olmuş ve onunla evlenme hayalleri kurmaktaydı. Julien Elisa’dan gelen teklifi kabul etmedi. Onun gözü yüksekteydi.

O sıralarda hayali Verrier şehrine bir yabancı ülkenin kralı gelecekti. Bu kral için karşılama töreni yapılacaktı. Gösterişli atlara binen yakışıklı gençler mavi üniforma giyerek atlı muhafız olarak bu karşılama töreninde yer alacaktı

Madame de Renal bu atlı muhafızlar arasında Julien’i de görmek istedi. Beçanson şehrindeki bir terziye gizlice üniforma sipariş etti. Tören günü Madame de Renal sevgilisini olan bu yakışıklı adamı büyük bir gururla izledi.

Onlar için güzel bir gün geçmişti ama herkes kıskandı. Şehrin ileri gelenleri kendi oğullarını muhafız alayında görmek istiyorlardı. Bir köylü çocuğu olan Julien’in orada bulunmasına anlam veremediler.

Madame de Renal çocuklarına düşkün iyi bir anne akıllı bir eş ve Belediye Başkanının eşi olarak toplum içinde saygın bir yere sahip olmasına rağmen adeta rüyada gibiydi. Yaptıklarının sonunun nereye varacağını düşünemiyordu.

Bir malikanede yaşıyorlar, evde çalışanlar var, bu gizli ilişkinin açığa çıkacağı belliydi nitekim dedikodular başladı. Julien tarafından reddedilen Elisa durumu Mösyö de Renal’in rakibi Valenod’a ve papazlara söylemişti.

O sırada ailenin üç oğlundan en küçüğü hastalandı. Çocuk çok ateşlendiği için annesi paniğe kapıldı, bütün bunların kendi günahından olduğunu düşündü ve dine döndü. Günah çıkarmaya gitmek istiyordu. Julien’e evden gitmesi gerektiğini söyledi. Hiç olmazsa bir kaç gün izin alacaktı.

Felaketler üst üste geldi. Valenod’un da, güzel Madame de Renal’de aklı vardı. Bu fırsattan istifade kocasına imzasız bir mektup yazıp onun Julien ile ilişkisi olduğunu haber verdi.

Mösyö küplere bindi. Madame de Renal orada bir kurnazlık yaptı. Kendisine de böyle mektupların geldiğini bu adamın aileye düşman olduğunu kendilerini mahvetmek için uğraştığını söyleyerek kocasından Julien’e yol vermesini istedi.

Mösyö zaten karısının kendisini aldattığına inanmak istemiyordu. Bu çözüm hoşuna gitti. Julien’e para verip Beçanson' daki papaz okuluna gönderdiler.

BEÇANSON

Kilise okulunda Julien zorluk çekti orada da kıskançlıklar, arkadan iş çevirmeler vardı.Kendisini çok belli etmemesi, sınavlarda en yüksek notu almaması gerekiyordu.

Bir müddet sonra kimden olduğunu bilmediği para ve kilise okuluna yardımlar gelmeye başladı. Geyik ve yaban domuzu gibi av hayvanları vurulduktan sonra hediye olarak geliyor parayı gönderen de Paul Sorel olarak görünüyordu. Aslında Paul Sorel diye biri yoktu. Herkes Julien’in ailesinin çok zengin olduğunu zannetti ve ona karşı tavırlar değişti. "Ye kürküm, ye" dünyası başlamıştı.

Ancak din adamları arasında da gruplaşmalar vardı. Oranın başpapazı ve Julien’i himayesine almış olan rahip Pirard istifa etmek zorunda kaldı ve birlikte Paris’e gittiler.

PARİS

Burada Julien kendisine kimin para gönderdiğini anladı. Marki de Molle adında bir aristokrat, rahip Pirard’ın arkadaşıydı. Rahibin ona bir iyiliği dokunmuş o da rahibe para vermek istemiş rahip reddedince o da rahibin himayesindeki Julien’e yardım etmişti.

Gene bu rahip vasıtasıyla Julien, Marki’ nin sekreteri oldu. Onun malikanesinde yaşıyor, markinin çeşitli işlerine bakıyordu.

Rüyasında göremeyeceği bir hayata kavuşmuştu. Paris sosyetesinin ortasındaydı. Her gece davetler, operalar, tiyatrolar böyle bir hayat yaşıyordu. İşinde başarılıydı. Marki onu takdir ediyordu. Çevresindeki insanlar da biraz taşralı diye alaycı davranıyor ama zekasına da hayran kalıyorlardı.

Bu evde de aşk kapıyı çaldı. Marki’nin kızı Matilda Julien’e aşık oldu, mektuplar yazmaya başladı. Julien önce böyle bir kızın kendisini seveceğine inanmadı. Kız hem çok güzel hem çok zengin hem de epeyce mağrurdu. Bir kraliçe edasıyla dolaşıyor, bütün asil aileler de onu oğullarıyla evlendirmek istiyordu.

Ama o Julien’de farklı birşey görmüştü, o da Madame de Renal gibi hayal alemine daldı ve Julien’i odasına davet etti. Onun hayalinde romantik bir aşkın kahramanı olmak vardı.

Bu iki kadının arasındaki fark, Madame de Renal çok utangaç çekingendi, Julien’in ısrarıyla aralarında bir ilişki başlamıştı. Fakat Matilda daha istediğini elde etmeye alışmış bir kadındı. O Julien’e talip oldu ve bu konuda ısrarcı oldu.

Yalnız beraber olduktan sonra pişman oldu. “Ben şimdi bir marangozun oğluyla mı evleneceğim?” dedi ve Julien’e soğuk davranmaya başladı.

Julien de ona soğuk davrandı ama içten içe üzüldü. Tanıdığı bir Rus asilzadesine Matilda’nın ismini vermeden durumu anlattı ve akıl sordu. Adam ona Matilda’yı kıskandırmasını salık verdi.

Artık Julien başka kadınlarla konuşuyor, Matilda’ya bakmıyordu. Bu duruma Matilda tahammül edemedi yeniden onu odasına davet etti. Hamile olduğunu açıkladı ve onunla evlenmek istediğini söyledi.

Marki’ye bu durumu nasıl söyleyeceklerdi?

Matilda babasına bir mektup yazarak durumu anlattı Julien ile evlenmek istediğini söyledi.

Marki önce çok sinirlendi sonra razı geldi. Julien’e paralar verildi, bir soyluluk unvanı uyduruldu. Orduya girip rütbe sahibi olması sağlandı. Jet hızıyla onu kendilerine uygun bir damat haline getirdiler.

Fakat....

Julien Cennet bahçesine düşmüş gibiydi ama biri durumu Verrier’e haber verdi. Dedikodu yayıldı. Madame de Renal’in günah çıkardığı kilisenin papazı genç kadını Marki’ye bir mektup yazmaya ikna etti.

Julien’i kıskanan Madam de Renal onun kötü biri, fırsatçı bir servet avcısı olduğunu yazdı.

Marki fikrini değiştirdi, kızını Julien’e vermeyecekti.

O sırada Julien görevle başka bir yere gitmişti. Matilda ona mektup yazıp "herşeyi kaybettik babam bizi evlendirmeyecek" dedi.

 

VERRİER

 

Keşke Matilda ile evlenip hayallerine kavuşsaydı, çocuğunu kucağına alsaydı. Roman öyle bitseydi... İyi olurdu ama öyle bitmedi.

Matilda’dan haberi alan Julien derhal Verrier’e gitti. Bir silah alıp, kilisede dua etmekte olan Madam de Renal’i vurdu.

Hemen yakalanıp hapsedildi. Eski sevgilisini öldürdüğünü zannediyordu ama Louise de Renal sadece omuzundan yaralanmıştı. Hapishaneye gelip onu affettiğini söyledi.

Haberi alan Matilda’da hemen geldi avukat bulup Julien’i kurtarmaya çalıştı.

Julien kendisini savunmadı avukat da istemedi ve giyotinle idam edildi.

Esasında kendisini çok sevmiş olan Madam de Renal bir kaç gün sonra üzüntüden öldü.

 

Diyeceksiniz ki böyle bir şey olur mu? Olmuş. Esasında buna benzer bir hikayeyi Stendhal gazete haberinden okuyup, bundan aldığı ilhamla derin bir psikolojik roman yazmış.

 


1 Eylül 2026 Salı

COMMENTARY ON THE DIVINE COMEDY

 



At the beginning of the fourteenth century, The Divine Comedy was written as a philosophical work. It deals with the turbulent political events experienced by Italy during that period. It describes poets, philosophers, religious figures, and statesmen who had shed light on humanity since the Classical Age. Taking Aristotle’s statement, “Man is a political animal,” as its starting point, it emphasizes the importance of living within society and of being a good citizen and a good intellectual.

There are epic journeys in the world of literature. Homer’s works, The Iliad and The Odyssey, Jason and the Argonauts in Greek tragedy, and the Roman poet Virgil’s Aeneid are among them. In these journeys, there are important tasks that the heroes must accomplish. We see both their heroic and human sides—their loves, weaknesses, strengths, courage, sorrows, and sufferings.

These works of the Classical period have been passed down from generation to generation and have survived to the present day. Even today, they are still being reread and retranslated, and each generation reevaluates them from its own perspective. There are also religious journeys. In order to fulfill the obligation of pilgrimage, people from every society visit places considered sacred, as well as the shrines and resting places of their prophets, saints, and holy men. In addition to this, the journey itself is also considered sacred. There is a hope that the road will discipline a person and educate them, as expressed in the Sufi idea, “When you set out on the road, the road reveals itself to you”; that the journey will educate and mature the person and bring them to a spiritually higher level. In various religions, the journey to the other world, the showing of the other world to prophets and saints, and the partial lifting of the veil of what is called the unseen (ghayb), through which a message is conveyed to humanity by means of these journeys, are also part of our faith.

In the Qur’an, the expression “Hold fast to the rope of Allah” appears. This points to a direct connection between the realm above and the world. Regarding the Night of Power, the expression “The angels descend, again and again, that night” is used. The Torah speaks of the ladder of the Prophet Jacob, while the Qur’an speaks of the Mi‘raj of the Prophet Muhammad. These are miracles that take place with God’s permission.

Alongside these, there are attempts by human beings to build towers without such permission. This is regarded as overstepping the bounds. For example, the Book of Genesis in the Torah includes the Legend of the Tower of Babel. It tells of people building a tower using the advanced technology of their time, gathering together within this tower, and challenging God. God destroys the tower, confuses the languages of the people, and humanity spreads from Babylon throughout the world, speaking different languages. Babylon means “confusion”; in this story, God has confused them. The message conveyed here is that human beings cannot undertake something without God’s permission and that “God cannot be challenged.” Nimrod, the powerful king of the wealthy city of Babylon, was ultimately frustrated as a result of this display of power. The character of Nimrod symbolizes arrogance and self-aggrandizement.

Similarly, another person who became arrogant is the Pharaoh described in the Qur’an. He says to his vizier Haman, “Build a tower so that we may see the God of Moses.” He too suffers defeat.

In The Comedy, Dante’s journey to the other world is narrated. Here, there is both the poet Dante, who lived in the real world, and the Pilgrim, or in other words Pilgrim Dante, who undertakes this journey. The poet is both there and here. While making this journey, he is also thinking about returning to the world and, when he returns, writing down what he has seen in the other world. He has imposed such a difficult task upon himself. While carrying out this task, he is afraid of overstepping the bounds and doing something wrong. Yet the Virgin Mary has taken pity on him and interceded for him, obtaining special permission from Heaven for him to make this journey.

On this journey, we will encounter Dante’s two guides. The first of these is Virgil, the Roman poet who represents reason and philosophy. Since the great poet lived and died before Christianity, he cannot provide guidance concerning religion, but he is wise. In the Aeneid, he too described the other world, and in this respect he became an example for Dante.

His guide in religious matters is Beatrice. She is a woman who died at a young age and who is still in Heaven. She is Dante’s childhood love, whom he loved throughout his life. In this poem, Dante has almost made her into a saint. The other female saints who support Beatrice in Heaven include holy women whose names are mentioned in the Torah. Dante is able to undertake this journey with the help of the prayers of these saints, foremost among them the Virgin Mary.

In Purgatory, the Roman poet Statius will also guide Dante together with Virgil. Statius lived after Jesus Christ; he represents the stage between the Pagan Age and Christianity. In real life, he may also have been a pagan, but in The Comedy, Dante portrays him as someone who accepted Christianity.

When we reach the final sections of Paradise, we encounter the Christian saint Bernard of Clairvaux. Because Bernard was known, while he was on earth, for asking the Virgin Mary for intercession and praying to her extensively, he is given the task of guiding Dante in the final section, where they ascend to the highest levels of Heaven and see the Virgin Mary, Jesus Christ, and the Light of God. Because the blessed are very good people, they do good without being asked and help others.

25 Ağustos 2026 Salı

GENÇ ADAM

 GENÇ ADAM

JULIEN SOREL




Bugünkü konumuz, Fransız yazar Stendhal’in Kırmızı ve Siyah adlı meşhur romanının kahramanı Julien Sorel.
Julien, Fransa’nın İsviçre sınırına yakın bir yerde Doubs Nehri kıyısında Verriere adında “hayali” bir kasabada doğmuş. Stendhal sanırım özellikle gerçek bir yer ismi kullanmamış, çünkü romanda o kasabanın rahiplerinin, belediye başkanının ve önde gelen kişilerinin adları geçiyor.
Julien’in babası doğramacılık işi yapıyor. Yaşadıkları yer dağlık, ormanlık bir yerdi. Oğulları da onunla çalışıyor.
Ailenin erkekleri iri yarı, kaba saba ve okumamış kişiler, ancak Julien ince zarif yapılı bir genç. Okumaya çok meraklı. Vaktiyle Napolyon’un ordusunda cerrah olarak görev yapmış bir doktor emekli olunca o bölgeye yerleşmiş ve Julien’e Latince ve tarih konularında ders vermiş.
Çocuğun çok yetenekli olduğu anlaşılınca, Chélan isimli bir papaz da kendisine ilgi gösterip, ilahiyat dersleri vermeye başlamış.
Julien’in annesi küçük yaşta ölmüş ve hayatında kendisine şefkat gösterecek bir anne figürü olmamış.
Vaktini okumakla geçirmeyi seviyor. Esasında dinle bir alakası yok. İnanmıyor ama geleceği için rahip olmanın iyi olacağını düşünüyor.
Sevdiği üç kitap:
Jean Jacque Rousseau’nun İtiraflar isimli hayat hikayesi,
Napolyon’un Grand Armée adını verdiği ordusunun Bültenleri ve
Napolyon’un St. Helena Adası'nda sürgündeyken dikte ettirdiği Hatıratı.
Tahmin edileceği gibi, Julien, Napolyon hayranı bir genç, onun yaptığı savaşları ve yaşamını idealize ediyor.
Bu üç kitaptan Rousseau’nun İtirafları oldukça dürüst bir şekilde yazılmış bir otobiyografi. Bu türün ilk örneklerinden biri. Genellikle otobiyografilerde yazar kendi hayatını ve düşüncelerini biraz daha pozitif bir ışıkta göstermeye çalışır, ama Rousseau’nun İtiraflar’ı için “insanı rahatsız edecek kadar dürüst” ifadesi kullanılıyor.
Napolyon’un ordusunun günlükleri ise tam tersine yalan dolandan ibaret. Onun için “ordu bülteni gibi yalan” sözü çıkmış. Napolyon savaştayken ordu bültenlerini Paris’e propaganda amacıyla gönderiyor, kendisini ve ordusunu daima kahraman gösteriyordu. Sezar’a ve Büyük İskender’e hayrandı. O da Julien gibi çok okumuştu gençliğinde.
Genç adam Latinceyi çok iyi öğrenip İncil’i de ezberlediği için rahip Chélan’ın sevgisini kazandı. Tabiatının keresteciliğe uygun olmaması, babası ve ağabeylerinden hep dayak yemesi sebebiyle iyi yürekli rahip onu kurtarmak istedi.
Belediye Başkanı M. de Renal’in üç oğlu vardı ve Julien’in bu çocuklara Latince öğretmesi için rahip aracı oldu.
Mösyö de Renal çok zengin bir adam. Onun da çivi fabrikası vardı. Zenginliğini göstermek istiyordu ve ailesiyle birlikte şato gibi duvalarla çevrili bir evde yaşıyordu.
Julien’in rahibin bu düşüncesinden haberi yoktu. Belediye Başkanı işyerine gelerek, bu teklifi yaptığında baba Sorel şaşırdı “oğluma sorayım” diyerek Julien’i bulmaya gitti. O sırada Julien’in işinin başında olması gerekiyordu. Fakat o oturmuş gene Napolyon’un St. Helena Hatıratı’nı okumaya dalmıştı.
Baba seslendi, oğlu duymadı çünkü makinelerin gürültüsü vardı. Yaşlı adam yanına geldi, kitabı tuttuğu gibi ırmağa attı, Julien’e de bir yumruk patlattı:
“Ben seni işe bak diye gönderdim sen gene lüzumsuz kitaplar okuyorsun”
Babanın okuma yazması olmadığı için kitap okuma zevkinden habersizdi.
Julien kendine gelince onu sorguya çekti:
“Bu iş nereden çıktı? Benden habersiz ne işler çeviriyorsun?”
Gencin bir şey bilmediğini anlayınca ona bu işi kabul etmesini söyledi.
Julien, “Ben belediye başkanının evinde hizmetkâr olmak istemiyorum,” dedi.
“Hizmetkâr değil, çocukların Latince hocası olacaksın”
“Kimle yemek yiyeceğim, aileyle sofraya mı oturacağım yoksa diğer çalışanlarla mutfakta mı yiyeceğim?”
“Aileyle beraber olacaksın.”
“Ücret ne kadar?” ....
Böyle konuşmalardan sonra, Julien cesaretini toplayarak belediye başkanının şatosuna gitti.
Kapıyı Madame Rénal açtı. Otuz yaşında çok güzel zarif bir hanımdı. Bu güzelliği görünce Julien’in eli ayağına dolaştı. Zaten çevresinde konuşabildiği sınırlı sayıda insan vardı. Böyle bir lüks eve ilk defa geliyordu. Ev sahibesi de Latince öğretmeninin bu kadar genç olmasına şaşırmıştı:
“Gerçekten Latince biliyor musun?”
“Evet, efendim.”
“İyi biliyor musun?”
“Papaz kendisi kadar hatta daha iyi bildiğimi söylüyor”
.......
“Çocuklarımı dövmezsin, değil mi?”
“Ben sizin emrinizden çıkmam, hanımefendi.”
O zamanlar hocalar çocukları dövüyor, sert davranıyordu. Genç annenin korkusu buydu. Julien’in kibar tavırlarını görünce rahatladı.
Mösyö Rénal, Julien’in yeni konumuna uygun giyinmesini istiyordu. Onu terziye gönderip iki takım siyah elbise yaptırttı.
Çocukları artık şehirde dolaşırken başlarında Latince hocaları olacak, herkes onlara hayran kalacak, rakipleri kıskanacaktı.
Her şey güzel başladı, değil mi? Ama karışıklıklar geliyor. Roman, Fransız romanı illa ki bir aşk olacak. Çok güzel ve naif Madam Rénal ile çocuklarının hocası kendisinden on yaş küçük Julien’in aşkı.
Aslında kadının aklına hiç öyle bir şey gelmemişti başlangıçta, ama onun küçük beyaz elleri Julien’in aklına fena halde takılmıştı. Ne yapıp edip o elleri tutacaktı…

19 Ekim 2024 Cumartesi

ART

 

Nike of Samothrace (c.190 BC) 
The statue has been exhibited at the Louvre Museum since 1884







Zeugma Mosaic, Gaziantep, Turkey


Dancer Antonio Canova


Hagia Sophia


1 Ekim 2024 Salı

Elanor 2

 


Fransa tahtında o sırada Şişman Louis bulunuyormuş. Onun da ilk oğlu Philip attan düşüp ölmüş, aslında kilise hizmetine girmek isteyen ve manastır hayatını tercih eden ikinci oğlu Louis tahta varis olmuş. Bu üç kişinin Elanor Matilda ve Louis’nin hayatları aslında tahta geçecek olan kardeşin ölümüyle değişmiş.

Aquitain Dükü William’ ın ölümü kendisine haber verildiğinde Fransa Kralı önce “Vah, vah” diye üzüntü belirtse de, haberciler çıkınca sevincini gizleyememiş. Adeta başlarına talih kuşu konmuş. Bu büyük dukalığın varisi Elanor ve kız kardeşi Petronilla kendisine emanet edilmiş.

Derhal oğlu Louis’yi beş yüz Şövalye ile yola çıkartıp Elanor’u almaya yollamış. Elanor ve Louis Bordeaux şehrinde Saint- Andre Katedralinde evlendirilmiş. Yapılan anlaşmaya göre babasından kalan dukalık Elanor’un olmaya devam edecek, ancak bir oğlu olur da Fransa tahtına geçerse o zaman Elanor’un toprakları Fransa tahtına katılacakmış. Elanor’un Louis’ ye evlenme hediyesi olarak verdiği kristal vazo bugün Louvre Müzesinde sergileniyor.

Bordeaux dan Aquitain’in başkenti Poitiers’ e geçmişler. Orada Elanor’un sarayında kalmışlar. Louis ’ye Poitou Kontu ve Aquitain Dükü unvanları verilmiş.

Paris’e dönerken yolda Louis’nin babasının ölüm haberi alınmış ve o andan itibaren kocasının kral olmasıyla beraber, Elanor Fransa Kraliçesi ilan edilmiş.

Kader ağlarını çok hızlı bir şekilde örmüş, peş peşe gelen bu ölümlerle çok genç yaşta Louis ile Elanor sorumluluk yüklenmişler.

Ancak aralarında karakter uyuşmazlığı olmuş, Elanor, Aquitain sarayında daha serbest yetişmiş, Paris’ te saray hayatı daha resmi, daha formal o yüzden Kraliçe’den beklentiler daha farklı olmuş. Elanor yeteri kadar ağır başlı bulunmamış, saray halkı ve kilise yetkilileri tarafından arada bir eleştiriliyormuş. Louis Elanor’a ilk görüşte âşık olsa da, Elanor ondan aynı şekilde etkilenmemiş. Arada bir “Kralla mı evlendim papazla mı?” diyormuş.  Çünkü Louis papaz olmak için yetiştirilmiş daha dindar biriymiş. Ne yapalım o kadar kusur kadı kızında da bulunur.

 


Notre Dame kilisesinin de içinde bulunduğu İle de Cité’deki Cité sarayında oturuyorlarmış. Saray Elanor’un isteklerine göre yenilenmiş. Kardeşi Petronilla da oraya getirilmiş.

Louis’nin annesi de saraydan ayrılıp, yeniden evlenince, ortada kayınvalide sorunu da kalmamış.

Dante’nin Cennet bölümündeki rehberi Bernard Clairvaux vardı, Fransa’nın meşhur din adamı (İlahi Komedya’nın son bölümlerine kadar dayanabilmiş olan arkadaşlar hatırlarlar) o hiç beğenmemiş Elanor’u kılık kıyafet, hal ve davranıştan yüksek not alamamış.

İlerleyen bölümlerde göreceğiz genç çiftin kilise ile arasında sorunlar yaşanacak.

Devamı yarın…

 

Poitiers