7 Eylül 2026 Pazartesi

Kırmızı ve Siyah

 


Geçen hafta hikayesini anlatmaya başladığım Julien Sorel, Latince öğretmeni olarak girdiği evde evin hanımına aşık olmuş, onunla bir ilişki yaşamak için planlar yapıyordu. Madame de Renal ise önce çekingen davranmasına rağmen sonradan Julein’in karanlıkta elini tutmasına ve ilerleyen dönemde odasına gelmesini kabul etti.

Aynı evin içerisinde hanımın yardımcısı olarak yaşayan Elisa da Julien’e aşık olmuş ve onunla evlenme hayalleri kurmaktaydı. Julien Elisa’dan gelen teklifi kabul etmedi. Onun gözü yüksekteydi.

O sıralarda hayali Verrier şehrine bir yabancı ülkenin kralı gelecekti. Bu kral için karşılama töreni yapılacaktı. Gösterişli atlara binen yakışıklı gençler mavi üniforma giyerek atlı muhafız olarak bu karşılama töreninde yer alacaktı

Madame de Renal bu atlı muhafızlar arasında Julien’i de görmek istedi. Beçanson şehrindeki bir terziye gizlice üniforma sipariş etti. Tören günü Madame de Renal sevgilisini olan bu yakışıklı adamı büyük bir gururla izledi.

Onlar için güzel bir gün geçmişti ama herkes kıskandı. Şehrin ileri gelenleri kendi oğullarını muhafız alayında görmek istiyorlardı. Bir köylü çocuğu olan Julien’in orada bulunmasına anlam veremediler.

Madame de Renal çocuklarına düşkün iyi bir anne akıllı bir eş ve Belediye Başkanının eşi olarak toplum içinde saygın bir yere sahip olmasına rağmen adeta rüyada gibiydi. Yaptıklarının sonunun nereye varacağını düşünemiyordu.

Bir malikanede yaşıyorlar, evde çalışanlar var, bu gizli ilişkinin açığa çıkacağı belliydi nitekim dedikodular başladı. Julien tarafından reddedilen Elisa durumu Mösyö de Renal’in rakibi Valenod’a ve papazlara söylemişti.

O sırada ailenin üç oğlundan en küçüğü hastalandı. Çocuk çok ateşlendiği için annesi paniğe kapıldı, bütün bunların kendi günahından olduğunu düşündü ve dine döndü. Günah çıkarmaya gitmek istiyordu. Julien’e evden gitmesi gerektiğini söyledi. Hiç olmazsa bir kaç gün izin alacaktı.

Felaketler üst üste geldi. Valenod’un da, güzel Madame de Renal’de aklı vardı. Bu fırsattan istifade kocasına imzasız bir mektup yazıp onun Julien ile ilişkisi olduğunu haber verdi.

Mösyö küplere bindi. Madame de Renal orada bir kurnazlık yaptı. Kendisine de böyle mektupların geldiğini bu adamın aileye düşman olduğunu kendilerini mahvetmek için uğraştığını söyleyerek kocasından Julien’e yol vermesini istedi.

Mösyö zaten karısının kendisini aldattığına inanmak istemiyordu. Bu çözüm hoşuna gitti. Julien’e para verip Beçanson' daki papaz okuluna gönderdiler.

BEÇANSON

Kilise okulunda Julien zorluk çekti orada da kıskançlıklar, arkadan iş çevirmeler vardı.Kendisini çok belli etmemesi, sınavlarda en yüksek notu almaması gerekiyordu.

Bir müddet sonra kimden olduğunu bilmediği para ve kilise okuluna yardımlar gelmeye başladı. Geyik ve yaban domuzu gibi av hayvanları vurulduktan sonra hediye olarak geliyor parayı gönderen de Paul Sorel olarak görünüyordu. Aslında Paul Sorel diye biri yoktu. Herkes Julien’in ailesinin çok zengin olduğunu zannetti ve ona karşı tavırlar değişti. "Ye kürküm, ye" dünyası başlamıştı.

Ancak din adamları arasında da gruplaşmalar vardı. Oranın başpapazı ve Julien’i himayesine almış olan rahip Pirard istifa etmek zorunda kaldı ve birlikte Paris’e gittiler.

PARİS

Burada Julien kendisine kimin para gönderdiğini anladı. Marki de Molle adında bir aristokrat, rahip Pirard’ın arkadaşıydı. Rahibin ona bir iyiliği dokunmuş o da rahibe para vermek istemiş rahip reddedince o da rahibin himayesindeki Julien’e yardım etmişti.

Gene bu rahip vasıtasıyla Julien, Marki’ nin sekreteri oldu. Onun malikanesinde yaşıyor, markinin çeşitli işlerine bakıyordu.

Rüyasında göremeyeceği bir hayata kavuşmuştu. Paris sosyetesinin ortasındaydı. Her gece davetler, operalar, tiyatrolar böyle bir hayat yaşıyordu. İşinde başarılıydı. Marki onu takdir ediyordu. Çevresindeki insanlar da biraz taşralı diye alaycı davranıyor ama zekasına da hayran kalıyorlardı.

Bu evde de aşk kapıyı çaldı. Marki’nin kızı Matilda Julien’e aşık oldu, mektuplar yazmaya başladı. Julien önce böyle bir kızın kendisini seveceğine inanmadı. Kız hem çok güzel hem çok zengin hem de epeyce mağrurdu. Bir kraliçe edasıyla dolaşıyor, bütün asil aileler de onu oğullarıyla evlendirmek istiyordu.

Ama o Julien’de farklı birşey görmüştü, o da Madame de Renal gibi hayal alemine daldı ve Julien’i odasına davet etti. Onun hayalinde romantik bir aşkın kahramanı olmak vardı.

Bu iki kadının arasındaki fark, Madame de Renal çok utangaç çekingendi, Julien’in ısrarıyla aralarında bir ilişki başlamıştı. Fakat Matilda daha istediğini elde etmeye alışmış bir kadındı. O Julien’e talip oldu ve bu konuda ısrarcı oldu.

Yalnız beraber olduktan sonra pişman oldu. “Ben şimdi bir marangozun oğluyla mı evleneceğim?” dedi ve Julien’e soğuk davranmaya başladı.

Julien de ona soğuk davrandı ama içten içe üzüldü. Tanıdığı bir Rus asilzadesine Matilda’nın ismini vermeden durumu anlattı ve akıl sordu. Adam ona Matilda’yı kıskandırmasını salık verdi.

Artık Julien başka kadınlarla konuşuyor, Matilda’ya bakmıyordu. Bu duruma Matilda tahammül edemedi yeniden onu odasına davet etti. Hamile olduğunu açıkladı ve onunla evlenmek istediğini söyledi.

Marki’ye bu durumu nasıl söyleyeceklerdi?

Matilda babasına bir mektup yazarak durumu anlattı Julien ile evlenmek istediğini söyledi.

Marki önce çok sinirlendi sonra razı geldi. Julien’e paralar verildi, bir soyluluk unvanı uyduruldu. Orduya girip rütbe sahibi olması sağlandı. Jet hızıyla onu kendilerine uygun bir damat haline getirdiler.

Fakat....

Julien Cennet bahçesine düşmüş gibiydi ama biri durumu Verrier’e haber verdi. Dedikodu yayıldı. Madame de Renal’in günah çıkardığı kilisenin papazı genç kadını Marki’ye bir mektup yazmaya ikna etti.

Julien’i kıskanan Madam de Renal onun kötü biri, fırsatçı bir servet avcısı olduğunu yazdı.

Marki fikrini değiştirdi, kızını Julien’e vermeyecekti.

O sırada Julien görevle başka bir yere gitmişti. Matilda ona mektup yazıp "herşeyi kaybettik babam bizi evlendirmeyecek" dedi.

 

VERRİER

 

Keşke Matilda ile evlenip hayallerine kavuşsaydı, çocuğunu kucağına alsaydı. Roman öyle bitseydi... İyi olurdu ama öyle bitmedi.

Matilda’dan haberi alan Julien derhal Verrier’e gitti. Bir silah alıp, kilisede dua etmekte olan Madam de Renal’i vurdu.

Hemen yakalanıp hapsedildi. Eski sevgilisini öldürdüğünü zannediyordu ama Louise de Renal sadece omuzundan yaralanmıştı. Hapishaneye gelip onu affettiğini söyledi.

Haberi alan Matilda’da hemen geldi avukat bulup Julien’i kurtarmaya çalıştı.

Julien kendisini savunmadı avukat da istemedi ve giyotinle idam edildi.

Esasında kendisini çok sevmiş olan Madam de Renal bir kaç gün sonra üzüntüden öldü.

 

Diyeceksiniz ki böyle bir şey olur mu? Olmuş. Esasında buna benzer bir hikayeyi Stendhal gazete haberinden okuyup, bundan aldığı ilhamla derin bir psikolojik roman yazmış.

 


1 Eylül 2026 Salı

COMMENTARY ON THE DIVINE COMEDY

 



At the beginning of the fourteenth century, The Divine Comedy was written as a philosophical work. It deals with the turbulent political events experienced by Italy during that period. It describes poets, philosophers, religious figures, and statesmen who had shed light on humanity since the Classical Age. Taking Aristotle’s statement, “Man is a political animal,” as its starting point, it emphasizes the importance of living within society and of being a good citizen and a good intellectual.

There are epic journeys in the world of literature. Homer’s works, The Iliad and The Odyssey, Jason and the Argonauts in Greek tragedy, and the Roman poet Virgil’s Aeneid are among them. In these journeys, there are important tasks that the heroes must accomplish. We see both their heroic and human sides—their loves, weaknesses, strengths, courage, sorrows, and sufferings.

These works of the Classical period have been passed down from generation to generation and have survived to the present day. Even today, they are still being reread and retranslated, and each generation reevaluates them from its own perspective. There are also religious journeys. In order to fulfill the obligation of pilgrimage, people from every society visit places considered sacred, as well as the shrines and resting places of their prophets, saints, and holy men. In addition to this, the journey itself is also considered sacred. There is a hope that the road will discipline a person and educate them, as expressed in the Sufi idea, “When you set out on the road, the road reveals itself to you”; that the journey will educate and mature the person and bring them to a spiritually higher level. In various religions, the journey to the other world, the showing of the other world to prophets and saints, and the partial lifting of the veil of what is called the unseen (ghayb), through which a message is conveyed to humanity by means of these journeys, are also part of our faith.

In the Qur’an, the expression “Hold fast to the rope of Allah” appears. This points to a direct connection between the realm above and the world. Regarding the Night of Power, the expression “The angels descend, again and again, that night” is used. The Torah speaks of the ladder of the Prophet Jacob, while the Qur’an speaks of the Mi‘raj of the Prophet Muhammad. These are miracles that take place with God’s permission.

Alongside these, there are attempts by human beings to build towers without such permission. This is regarded as overstepping the bounds. For example, the Book of Genesis in the Torah includes the Legend of the Tower of Babel. It tells of people building a tower using the advanced technology of their time, gathering together within this tower, and challenging God. God destroys the tower, confuses the languages of the people, and humanity spreads from Babylon throughout the world, speaking different languages. Babylon means “confusion”; in this story, God has confused them. The message conveyed here is that human beings cannot undertake something without God’s permission and that “God cannot be challenged.” Nimrod, the powerful king of the wealthy city of Babylon, was ultimately frustrated as a result of this display of power. The character of Nimrod symbolizes arrogance and self-aggrandizement.

Similarly, another person who became arrogant is the Pharaoh described in the Qur’an. He says to his vizier Haman, “Build a tower so that we may see the God of Moses.” He too suffers defeat.

In The Comedy, Dante’s journey to the other world is narrated. Here, there is both the poet Dante, who lived in the real world, and the Pilgrim, or in other words Pilgrim Dante, who undertakes this journey. The poet is both there and here. While making this journey, he is also thinking about returning to the world and, when he returns, writing down what he has seen in the other world. He has imposed such a difficult task upon himself. While carrying out this task, he is afraid of overstepping the bounds and doing something wrong. Yet the Virgin Mary has taken pity on him and interceded for him, obtaining special permission from Heaven for him to make this journey.

On this journey, we will encounter Dante’s two guides. The first of these is Virgil, the Roman poet who represents reason and philosophy. Since the great poet lived and died before Christianity, he cannot provide guidance concerning religion, but he is wise. In the Aeneid, he too described the other world, and in this respect he became an example for Dante.

His guide in religious matters is Beatrice. She is a woman who died at a young age and who is still in Heaven. She is Dante’s childhood love, whom he loved throughout his life. In this poem, Dante has almost made her into a saint. The other female saints who support Beatrice in Heaven include holy women whose names are mentioned in the Torah. Dante is able to undertake this journey with the help of the prayers of these saints, foremost among them the Virgin Mary.

In Purgatory, the Roman poet Statius will also guide Dante together with Virgil. Statius lived after Jesus Christ; he represents the stage between the Pagan Age and Christianity. In real life, he may also have been a pagan, but in The Comedy, Dante portrays him as someone who accepted Christianity.

When we reach the final sections of Paradise, we encounter the Christian saint Bernard of Clairvaux. Because Bernard was known, while he was on earth, for asking the Virgin Mary for intercession and praying to her extensively, he is given the task of guiding Dante in the final section, where they ascend to the highest levels of Heaven and see the Virgin Mary, Jesus Christ, and the Light of God. Because the blessed are very good people, they do good without being asked and help others.

25 Ağustos 2026 Salı

GENÇ ADAM

 GENÇ ADAM

JULIEN SOREL




Bugünkü konumuz, Fransız yazar Stendhal’in Kırmızı ve Siyah adlı meşhur romanının kahramanı Julien Sorel.
Julien, Fransa’nın İsviçre sınırına yakın bir yerde Doubs Nehri kıyısında Verriere adında “hayali” bir kasabada doğmuş. Stendhal sanırım özellikle gerçek bir yer ismi kullanmamış, çünkü romanda o kasabanın rahiplerinin, belediye başkanının ve önde gelen kişilerinin adları geçiyor.
Julien’in babası doğramacılık işi yapıyor. Yaşadıkları yer dağlık, ormanlık bir yerdi. Oğulları da onunla çalışıyor.
Ailenin erkekleri iri yarı, kaba saba ve okumamış kişiler, ancak Julien ince zarif yapılı bir genç. Okumaya çok meraklı. Vaktiyle Napolyon’un ordusunda cerrah olarak görev yapmış bir doktor emekli olunca o bölgeye yerleşmiş ve Julien’e Latince ve tarih konularında ders vermiş.
Çocuğun çok yetenekli olduğu anlaşılınca, Chélan isimli bir papaz da kendisine ilgi gösterip, ilahiyat dersleri vermeye başlamış.
Julien’in annesi küçük yaşta ölmüş ve hayatında kendisine şefkat gösterecek bir anne figürü olmamış.
Vaktini okumakla geçirmeyi seviyor. Esasında dinle bir alakası yok. İnanmıyor ama geleceği için rahip olmanın iyi olacağını düşünüyor.
Sevdiği üç kitap:
Jean Jacque Rousseau’nun İtiraflar isimli hayat hikayesi,
Napolyon’un Grand Armée adını verdiği ordusunun Bültenleri ve
Napolyon’un St. Helena Adası'nda sürgündeyken dikte ettirdiği Hatıratı.
Tahmin edileceği gibi, Julien, Napolyon hayranı bir genç, onun yaptığı savaşları ve yaşamını idealize ediyor.
Bu üç kitaptan Rousseau’nun İtirafları oldukça dürüst bir şekilde yazılmış bir otobiyografi. Bu türün ilk örneklerinden biri. Genellikle otobiyografilerde yazar kendi hayatını ve düşüncelerini biraz daha pozitif bir ışıkta göstermeye çalışır, ama Rousseau’nun İtiraflar’ı için “insanı rahatsız edecek kadar dürüst” ifadesi kullanılıyor.
Napolyon’un ordusunun günlükleri ise tam tersine yalan dolandan ibaret. Onun için “ordu bülteni gibi yalan” sözü çıkmış. Napolyon savaştayken ordu bültenlerini Paris’e propaganda amacıyla gönderiyor, kendisini ve ordusunu daima kahraman gösteriyordu. Sezar’a ve Büyük İskender’e hayrandı. O da Julien gibi çok okumuştu gençliğinde.
Genç adam Latinceyi çok iyi öğrenip İncil’i de ezberlediği için rahip Chélan’ın sevgisini kazandı. Tabiatının keresteciliğe uygun olmaması, babası ve ağabeylerinden hep dayak yemesi sebebiyle iyi yürekli rahip onu kurtarmak istedi.
Belediye Başkanı M. de Renal’in üç oğlu vardı ve Julien’in bu çocuklara Latince öğretmesi için rahip aracı oldu.
Mösyö de Renal çok zengin bir adam. Onun da çivi fabrikası vardı. Zenginliğini göstermek istiyordu ve ailesiyle birlikte şato gibi duvalarla çevrili bir evde yaşıyordu.
Julien’in rahibin bu düşüncesinden haberi yoktu. Belediye Başkanı işyerine gelerek, bu teklifi yaptığında baba Sorel şaşırdı “oğluma sorayım” diyerek Julien’i bulmaya gitti. O sırada Julien’in işinin başında olması gerekiyordu. Fakat o oturmuş gene Napolyon’un St. Helena Hatıratı’nı okumaya dalmıştı.
Baba seslendi, oğlu duymadı çünkü makinelerin gürültüsü vardı. Yaşlı adam yanına geldi, kitabı tuttuğu gibi ırmağa attı, Julien’e de bir yumruk patlattı:
“Ben seni işe bak diye gönderdim sen gene lüzumsuz kitaplar okuyorsun”
Babanın okuma yazması olmadığı için kitap okuma zevkinden habersizdi.
Julien kendine gelince onu sorguya çekti:
“Bu iş nereden çıktı? Benden habersiz ne işler çeviriyorsun?”
Gencin bir şey bilmediğini anlayınca ona bu işi kabul etmesini söyledi.
Julien, “Ben belediye başkanının evinde hizmetkâr olmak istemiyorum,” dedi.
“Hizmetkâr değil, çocukların Latince hocası olacaksın”
“Kimle yemek yiyeceğim, aileyle sofraya mı oturacağım yoksa diğer çalışanlarla mutfakta mı yiyeceğim?”
“Aileyle beraber olacaksın.”
“Ücret ne kadar?” ....
Böyle konuşmalardan sonra, Julien cesaretini toplayarak belediye başkanının şatosuna gitti.
Kapıyı Madame Rénal açtı. Otuz yaşında çok güzel zarif bir hanımdı. Bu güzelliği görünce Julien’in eli ayağına dolaştı. Zaten çevresinde konuşabildiği sınırlı sayıda insan vardı. Böyle bir lüks eve ilk defa geliyordu. Ev sahibesi de Latince öğretmeninin bu kadar genç olmasına şaşırmıştı:
“Gerçekten Latince biliyor musun?”
“Evet, efendim.”
“İyi biliyor musun?”
“Papaz kendisi kadar hatta daha iyi bildiğimi söylüyor”
.......
“Çocuklarımı dövmezsin, değil mi?”
“Ben sizin emrinizden çıkmam, hanımefendi.”
O zamanlar hocalar çocukları dövüyor, sert davranıyordu. Genç annenin korkusu buydu. Julien’in kibar tavırlarını görünce rahatladı.
Mösyö Rénal, Julien’in yeni konumuna uygun giyinmesini istiyordu. Onu terziye gönderip iki takım siyah elbise yaptırttı.
Çocukları artık şehirde dolaşırken başlarında Latince hocaları olacak, herkes onlara hayran kalacak, rakipleri kıskanacaktı.
Her şey güzel başladı, değil mi? Ama karışıklıklar geliyor. Roman, Fransız romanı illa ki bir aşk olacak. Çok güzel ve naif Madam Rénal ile çocuklarının hocası kendisinden on yaş küçük Julien’in aşkı.
Aslında kadının aklına hiç öyle bir şey gelmemişti başlangıçta, ama onun küçük beyaz elleri Julien’in aklına fena halde takılmıştı. Ne yapıp edip o elleri tutacaktı…