İngiliz yazar George Orwell’in 1984 isimli
kitabı distopik edebiyatın önemli örneklerinden biridir. Topia antik
Yunanca’da yer anlamına geliyor Utopia iyi yer dystopia ise kötü yer oluyor.
Utopia’daki U yokluk anlamı da taşıyor. Ulaşılması imkansız iyi bir yer, bir
hayal, bir cennet.
Distopyayı anlatan kitaplar totaliter
rejimleri, diktatörlükleri, insan haklarının ve düşünce özgürlüğünün olmadığı
yerleri, savaşı ve savaş sonrası dünyayı anlatıyor. Burada iktidardaki partinin
propagandası, sansürü, insanları yok sayması, gerçeği değiştirmesi, polis
devleti kurması, işkence, azap açlık fakirlik, hastalık kötü olan herşey var.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasındaki
karamsar ortamda böyle kitaplar yazılmış. George Orwell bu kitabı yazdığı
sırada hastaydı ve bitirdikten sonra 1950 yılında öldü. Onun öksüren hasta,
zayıf hali romanın baş karakteri Winston Smith’e de yansımış.
Eğer yaşasaydı savaş sonrası dönemde dünyanın
iyiye doğru gittiğini Avrupa’ya barış ve refah ortamının geldiğini
görebilecekti.
Kitapta Londra’da yaşayan Winston Smith isimli
bir yazar var. Dünya siyasi blok olarak üçe ayrılmış. İngilizce konuşulan
ülkeler Oceania- buna Avrupa’da dahil, Eurasia ve Eastasia var. Herhalde Rusya
ve Çin’in başını çektiği blokları kastediyor.
Dünya bu üç blok arasında sürekli olarak
yapılan savaşlara sahne oluyor. (Bugünkü forever wars gibi) Savaştan maksat kâr
etmek. Halkın iyiliğini düşünen yok. Tek parti yönetimi ve bu partinin başında
bulunan BIG BROTHER- BÜYÜK BİRADER var. Küçük bir yönetici kadro dışında kalan
insanların herhangi bir söz hakkı yok. Onlara prole diyorlar(prolaterya)
Partinin maksadı geçmişi silmek. Winston bir
bakanlıkta çalışıyor ve ona verilen iş geçmiş dokümanları, gazete makalelerini
ve konuyla ilgili ne varsa tahrif etmek yeniden yazmak. O ülkenin geçmişini ve
kimliğini siliyor.
GERÇEK VE YALAN
WikiLeaks kurucusu Julien Assange
geçenlerde digital arşivlerin delete tuşuna basılarak bir anda silinebileceğini
ve bu sayde geçmişin silineceğini sanki hiç yaşanmamış gibi olacağını
söyleyerek uyarıda bulundu ve George Orwell’in bu kitapta yazdığı satırları
hatırlattı:
“Who controls the past controls the
future. Who controls the present controls the past,”
Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder.
Bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder. Yani bugüne hükmeden geçmişi
değiştirebilir. Geçmiş üzerinden yaptığı anlatımla geleceği kontrol edebileceği
bir propaganda yapar.
Geçmişe ait bilgiyi, şimdiye ait algıyı
değiştiriyorlar, gelecekte de hükümette olmanın yolunu yapıyorlar. Bunun için
de medyaya hükmetmek istiyorlar.
Kitapta bu işle ilgili bakanlığın adı “Ministry
of Truth” yani “Gerçek Bakanlığı!”
Geçmişi değiştirip ülkeyi yöneten tek partiyi
her halukarda haklı ve yanlış yapmayan bir parti olarak göstermek istiyorlar.
Trump’ın ilk döneminde görevli olan bir hanım,
söylediklerinin yalan olduğu ima edilince bunlar yalan değil, “alternative
facts” demişti. Doğru bir tanedir doğrunun alternativi olmaz,
karşıtı olur o da yalandır.
1984’te kişilerin düşüncelerini kontrol etmek
için yeni bir konuşma türü icad etmişler, Newspeak. Eskisi
herkesin bildiği standart İngilizceydi. Şimdi yeni kavramlar çıkmış. Mesela doublethink-
ikili düşünme. Bir şeyin zıt anlamlısıyla aslını aynı anda kabul ediyorsunuz.
War is Peace – Savaş Barıştır
Freedom is Slavery- Özgürlük Köleliktir
İgnorance is Strenght- Cahillik Güçtür
Bu sonuncusu bir yerden tanıdık geliyor neyse...
Parti
ne derse ona inanacaksınız. “Öyle şey olur mu?” deme şansınız yok. Bunu da şöyle
anlatıyorlar: Parti 2+2=
5 derse buna inanacaksınız. İnanmış gibi yapmayacaksınız,
hakikaten inanacaksınız.
Her odada telescreen dedikleri
bir televizyon var. Buradan sürekli parti propagandası yapılıyor. Ancak
televizyondan da aynı zamanda sizi görüp izliyor gerekirse müdahale ediyorlar.
Mesela sabah televizyondan çalan saatle
uyanıyor ve kalkar kalkmaz oradaki spor hocasının yaptırdığı antremanı
yapıyorsunuz. Yapmazsanız kızıp, müdahale ediyor.
(Bugünkü
telefonlar bizi dinliyor, televizyonda televizyonunuzu kişiselleştirin e posta
adresinizi yazın size daha iyi hizmet verelim (sizin seçimlerinizi takip
edelim) yazısı çıkıyor. Her gittiğiniz yerde telefon numaranızı sorup sizi öyle
kaydediyorlar. Yapay zeka adresinizi telefonunuzu harcama alışkanlıklarınızı
tespit edip size özel reklam hazırlıyor)
Partinin liderine BIG BROTHER deniyor
ve bu büyük birader sizin her yaptığınızı izliyor, Stalin’e benzer pos bıyık
bir adamın resmini asmışlar heryere. BİG BROTHER İS WATCHİNG YOU!
YASAL-YASAL OLMAYAN
Kitabın başında bir tarih veriliyor: 4 Nisan
1984, saat 13.00
Winsor bu tarihten fazla emin değil, geçmiş
silinmiş olduğu için ancak tahmin edebiliyor.
İşten sonra evine gidiyor. Evi harabe ama
bulunduğu yerin ismi Victory Mansions- Zafer Malikanesi.
Bir zaman yolda geçerken kırtasiyeciden bir
defter almış kapağını açmamış. İçinde yazı yazmak isteği var. Aslında günlük
tutmak yasak değil ama sakıncalı(!). Öldürülebilir
ya da çalışma kampına 25 sene cezayla gönderilebilirsiniz.
Bunu şöyle ifade ediyor:
This was not illegal (nothing was illegal,
since there were no longer any laws) Bu yasak
değildi, artık hiçbirşey yasak değildi
çünkü kanun yoktu.
Artık kanun koymaya gerek yok herkes öyle bir
sindirilmiş ki, kimse aklından bile geçiremiyor kendi iradesiyle bir şey
yapmayı.
Thought Police -
Düşünce polisi var. Ne düşündüğünüzü biliyor.
Ama insanın kendini ifade etme isteği öyle
kuvvetli ki Winston televizyonun kendisini görmediği bir köşeye çekilerek
yazmaya başlıyor. Sayfayı açmak, mürekkepli kalemi eline almak- bu bile büyük
bir zafer aslında.
O dönemde artık kimse kağıt kalem kullanmıyor.
Bir makinaya konuşarak yazdırıyorlar ne yazılacaksa.
O kağıt kalemi eline alarak kendi için mini
bir devrim yaptı.
Önceki
gece bir haber filmi gösterilmişti. Mülteci kayıklarına ateş açılıp insanlar
öldürülüyordu. Bir anne çocuğunu korumak için üstüne yattı. O kurşunlanınca
sinemadakiler güldü.
(Savaş zamanı Londra’da insanlar sinemalara
gidip filmden önce haberleri izliyorlardı.)
İnsanlık duyguları yok oluyordu.
Bunları yazarken aklı işine gitti. Her gün iki
dakikalık nefret anı vardı. Savaşı sürdürmek için halka düşmandan nefret
etmeleri gerektiği hatırlatılıyordu.
Yanında iki kişi vardı biri erkek biri kadın
onlara güvensin mi güvenmesin mi bilemiyordu. Adamın kendisi gibi düşündüğüne
karar verdi.
Kadın güzeldi ama seks yasaktı dünyalarında.
Kadın parti siyasetine uygun olarak bekaret simgesi kırmızı bir fular
taşıyordu. Siyah saçlı, biçimli vücutlu, 27 yaşında bir genç hanımdı. Winston
“bu parti saçmalıklarına en çok bu genç güzel kadınlar inanır” diyerek ondan
nefret etti.
Adam eski zaman beyefendilerine benziyordu,
nedense ona güvendi.
Akşam günlüğüne yazarken bir de baktı ki,
DOWN WITH THE BİG BROTHER diye on defa yazmış.
Aslında yazsa da yazmasa da birdi. Defterin
kapağını açtığında iş bitmiş sayılırdı. Mühim olan düşünceydi.Düşünce polisi ne
düşündüğünü bile bilirdi.
“Şimdi beni ensemden vurabilirler-hep öyle
yaparlar- sonra da hakkımdaki bütün kayıtları silerler. Yaşadığıma dair bir iz
kalmaz” diye düşündü...
O sırada kapı çalındı. Defteri kapatmak gerekiyordu
ama yapamadı. Mürekkebin kağıda bulaşmasını istemedi.
Gelen komşu kadındı. Kendisinden lavaboyu
tamir etmesini istedi. Pis bir işti, her yer kokuyordu ama yaptı mecburen
çocuklar odaya kapatılmıştı sesleri geliyordu. O giderken kapı açıldı çocuklar
odadan çıktı ve Winston’a teşekkür edeceklerine kafasına birşey attılar. Bu
çocuklar Nazilerin yetiştirdiği “kahverengi gömlekli çocuklar” gibi parti
propagandasıyla yetişiyor, gerekiyorsa ailelerini ihbar ediyorlardı.
JULIA
O beğensin mi nefret mi etsin bilemediği
kadının ismi Julia idi. Onun görevi roman yazmaktı (Şimdi de yapay zekanın
yazacağı romanlardan yazmakta olduğu makalelerden bahsediliyor)
Julia eline bir kağıt tutuşturdu. Genç kadın
onunla birlikte olmak istiyordu. Ona güvenssin mi güvenmesin mi bilmiyordu ama
yasak olmasına rağmen onunla gizlice buluşmaya başladı.
Partiye muhalif olduğunu zannettiği O’Brian
ise kendisine bir kitap verdi. “Kardeşlik” isimli bir muhalefet hareketi varmış
onun kitabıymış bu kitap. Bu kitabı Julia ile birlikte gizlice okumaya
başladılar. Kitabı gerçekte kimin yazdığı da belli değildi. Acaba gerçekten bir
muhalefet ve onun başındaki Emmanuel Goldstein isimli lider var mıydı? (İsmi
de enteresan Emmanuel tanrıyla birlikte demek. Goldstein da altın taş, altın mı
taş mı, değerli mi değersiz mi, hakikaten tanrıyla beraber mi değil mi? Var mı
yok mu?)
O sırada “Eurasia ile değil Eastasia” ile savaşıyoruz
dediler. Kimse buna aldırmadı çünkü sürekli savaş halindeydiler ve kiminle
savaştıkları umurlarında değildi. (İkinci Dünya Savaşı’nın başında Hitler ile
Stalin’İn arası iyiydi sonradan savaşmaya başladılar, Rusya İngilizlerin tarafına
geçti.)
CASUSLAR
Aşk hikayesi çabuk bitti. Arkadaş sandıkları O’Brian
casus çıktı, kitabı onları kandırmak için vermiş. Julia ile buluştuğu yerde
onları gören bir adam da (Mr Charrington)casusmuş, Winston ve Julia’yı ihbar
etti. Ministry of Love- Sevgi Bakanlığına götürüldüler.
Sonrası hapisler, sorgulamalar, işkenceler,
insanlıklarından çıktılar. Beyinleri yıkanıyordu. Eğer partinin dediğine
inanmazsanız unperson oluyor hiç yaşamamış addediliyordunuz. Onları öldürüp
haklarındaki bütün kayıtları silebilirlerdi.
En sonunda “bunlar yeterince cezalandırıldılar”
denerek serbest bırakıldıklarında bir
gün bir café’ de karşılaştılar. Yaşadıkları korkunç olaylar onları değiştirmişti,
artık birbirlerini sevmiyorlardı.
ZAFER
O sırada televizyonlar ülkenin kazanmış olduğu
sahte bir zaferi ilan etti.
Herkes Bayram etti.
Artık Winston Big Brother’ı sevdiğini
düşünüyordu...
