12 Eylül 2022 Pazartesi

Maps

 

Viking Settlements


L'Anse aux Meadows on the island of Newfoundland, site of a small Norse settlement built around 1000 CE


Viking Graffity on Aya Sophia
There are at least two runic inscriptions in Hagia Sophia's marble parapets. They may have been engraved by members of the Varangian Guard in Constantinople during the Viking Age.







Jacque Cartier


First European to travel inland in North America. Claimed what is now known as Canada for the Kingdom of France.



Croix Jacques Cartier on Saint-Quentin Island





Samuel de Champlain
1567-1635







Jean Talon

Jean Talon, Count d'Orsainville (French pronunciation: ​[ʒɑ̃ talɔ̃]; January 8, 1626 – November 23, 1694) was the first Intendant of New France. Talon was appointed by King Louis XIV and his minister, Jean-Baptiste Colbert to serve as the Intendant of Justice, Public Order and Finances in Canada, Acadia and Newfoundland for two terms: 1665 to 1668 and 1670 to 1672.[1]

Talon attempted to change the economic base of the colony from fur-trading to agriculture, but found this could not be accomplished without a larger population. Talon arranged for settlers to come to New France, including over 800 women known as the filles du roi – the king's daughters. These were young orphans that came to New France to marry men present there. He encouraged population growth through marriage grants and baby bonuses, which were financial compensation given to a couple when they married, and again when they had children.

Talon tried to diversify the economy of New France by introducing new crops such as flax and hops for making beer, by starting a shipyard and lumber industry, and by encouraging mining. He started the first commercial brewery in Canada, La Brasserie du Roy,[a] in Québec City in 1668.[2] Talon also worked to increase the population, the agricultural production, and the private sector of the burgeoning colony





Map of North America 1664




Alexander Mackenzie

Sir Alexander Mackenzie (or MacKenzieScottish GaelicAlasdair MacCoinnichc. 1764 – 12 March 1820) was a Scottish explorer known for accomplishing the first crossing of America north of Mexico in 1793, which preceded the Lewis and Clark Expedition by 12 years. The Mackenzie River is named after him.




Mackenzie River





Paris Treaty after 7 years War
1762




War of 1812


Loyalist Laura Secord warning the British Lieutenant James FitzGibbon and First Nations of an impending American attack at Beaver Dams, June 1813

Hudson Bay

Montreal

Gar Windsor- Montreal
CPR




https://adamshoalts.com/

Adam Shoalts







CBC series

https://www.youtube.com/watch?v=HDwPMPczwvc&t=11s&ab_channel=CBC


Another book of interest
Millennium by Tom Holland


9 Mayıs 2022 Pazartesi

Concordia / Uyum

 


Roma devri Uyum Tanrıçası. Yunan kültüründe karşılığı Harmonia.

 Müzikte uyum, evlilikte uyum, evliliğin rızaya dayalı olması. 

Toplumda uyum. Özellikte sınıflar arasında.

Cumhuriyet döneminde barış söylemi.



Pax- barış

Entente- Anlaşma

Homonia (Yunanca)- Likemindedness (ing)- Aynı kafada olma

Salus- Güvenlikte olma Selamet

Fortuna: Şans, talih

Cornucopia Bereket

 

Concordia bütün bunlarla alakalı heykellerinde elinde Bereket sembolü cornucopia yı tutar. İçinde çeşitli meyvaları ve fındık fıstık olur.

Veya zeytin dalı tutar barışı sembolize eder.

Ya da evlilik söz konusuysa üremeyi soyun çoğalmasını temsilen nar tutar.

Bazen yanında iki kişi olur ya iki Tanrı ya da iki Romalı anlaşmış olarak.

Onun onuruna tapınaklar yapılmış Roma’da. Sanki çok barış severlermiş gibi bulunsun dediler herhalde.

Günümüzde de Concord meydanı var Fransa’da, Montreal ‘de Concordia üniversitesi var. Fransızların meşhur uçağı Concord var.

İn accordance with the constitution: Anayasa ile uyumlu olarak

Concordance uyum, uygunluk, agreement: anlaşma

Bizde hukuk terimi olarak konkordato: bir borçlunun ticari durumunun sarsılmış olmasıyla alacaklıların, alacaklarını belli bir plana göre almaları konusunda kendi aralarında vardıkları ve mahkemece onaylanan anlaşma.

Tarihte papalık makamıyla başka hükümetler arasında yapılan anlaşma anlamına geliyor.



 

Bir de bunun karşılığı Discordance var Anlaşmaslık. Yunanca karşılığı Eris.

Anlaşmazlık Tanrıçası herşeye karışan, ortalığı karıştıran, fitne çıkaran Tanrı.

 

Discordance, disagreement dissonance da anlaşmazlık anlamında günümüzde kullanılıyor.

Resolving disagreements veya discordance: anlaşmazlığı çözümlemek.


Antik çağda çıkan savaşları barışları bu Tanrıçalara bağlamış insanlar. İkisi de hanım. Kadınlara ithaf edilmiş bir yerde bu anlaşıp, anlaşamama halleri.




 

 



1 Aralık 2021 Çarşamba

KARMAKARIŞIK

 

Bir okla yaralı kalbim,

Boyacının sandığında;

Güvercinim kâğıt helvasında;

Sevgilim kayığın burnunda;

Yarısı balık,

Yarısı insan;

İn miyim?

Cin miyim?

Ben neyim?

 

Orhan Veli


 


Ben kimin sorusu edebiyatın temel sorularından biri. Ben kimim? Eskiden kimdim? Şimdi kim oldum?

Hayat değişiyor. Hayat değişirken biz de aynı kalmıyoruz.  Biz de sürekli değişim halindeyiz. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi.

Bu dünyadaki halimizi anlamaya çalışırken, bir yerden de acaba geçmişte başka hayatlar yaşadık mı? Reenkarnasyon diye bir şey var mı? diye merak ediyoruz.

Acaba eskiden neler yaşadık? Hangi dilleri konuştuk? Neredeydik? Yanımızda, yakınımızda kimler vardı?

Sevgilimiz kimdi?

Şimdi niye buradayız?

Şu anda yanımızda olan insanlar neden yanımızdalar? Bizi birbirimize bağlayan ne?

Kader mi?

 

 

Irmak

Niye yürümeyi seviyorum? Niye su kenarı, ırmağın akışı, ağaçların rüzgardan sallanışı, sonbaharda yaprak döküşü, kışın inceden yağan kar beni bu kadar etkiliyor?

Evlerimizden çıkıp doğayla bütünleştiğimizde nasıl değişiyor başka biri oluyoruz. Düşünceler duygular birbirini kovalıyor. Sanki yürürken beynimiz kendisini reset ediyor. İnsan kendisine geliyor.

“Kendine gelmek.”  Bu lafı seviyorum. Evet, herşeyi bırakıp arada kendimize gelmeliyiz. “Nerede kalmıştık?” diye sormalıyız.

Ev hayvanları da bizi etkiliyor. Onların yanımızda olması, başlarını okşamamız stresimizi atıyor, yüksek tansiyona çare oluyor.

 

Sevgilim kayığın burnunda...

Bir zamanlar o sevgili bendim. Moda ‘da sandala binip gezmiştik. Benim üzerimde pembe etek, pembe ceket,  bebe yakalı bluz, çok romantik bir kıyafet vardı. Onda beyaz pantolon açık renk gömlek, kürekleri gayet güzel çekiyordu. Sanki her zaman yaptığı işmiş gibi.  İkimizde sessizdik doğayla bütünleşmiştik.

 

Taş

Niye evlenirken illaki taşlı yüzük verilir? Ya tektaş ya da pırlantalı alyans. Sonsuzluğu simgelediği için olmalı. Malum, biz gidiyoruz, tabak çanak, bu arada tek taş yüzük kalıyor geriye. İnsanlar kendi ölümlülüklerinin farkında oldukları için hep sonsuzluk peşindeler. Bitmeyecek bozulmayacak, bitmeyecek şeyler istiyorlar. Oysa gıdamız bile hemen çürüyor. Bize asıl gerekli olan şeyler çürüyor, bozuluyor, gidiyor, bitiyor...

Sanki o taşı parmağına takınca hiçbir şey bozulmadan kalacakmış gibi. Oysa gerçekte öyle olmuyor. Taş parmaktan çıkıyor, geriye anılar kalıyor.

Unuttum desende bir gün, bir yerden,  mesela bir şiir mısraından çıkıp gelip gene karşına dikiliyor....

 

Haftalık yazı çalışmalarından, rastgele kelimelerin ve tabii Orhan Veli'nin Karmakarışık  adlı şiirinin verdiği ilhamla...


Elif Mat

 

25 Ekim 2021 Pazartesi

Edebiyatta kadın portreleri Blanche du Bois

 Elif Mat


 

Tennessee Williams’ın A street Car Named Desire adlı tiyatro oyunu dilimize Arzu Tramvayı olarak çevrilmiştir. Bir güneyli olan Tenesse Williams’ın en sevdiği şehir New Orleans’tır ve orada gerçekten Desire isminde bir tramway vardır Bu vagon bugün müze olarak kullanılmaktadır.

Eserin başında Blanche, bu tramvaya binerek Elysian Fields’e gider. Bu şehrin Fransız tarafında Misissippi ırmağına yakın bir cadee ismidir. Kelimenin aslı Yunan mitolojisinden gelir iyilerin ölümden sonra gittikleri yer. Cennet. Paris’teki meşhur Champs-Élysées caddesi,  Élysée Sarayiıda ismini bu Yunanca kelimeden alırlar.

Bu şehrin fakir bir bölgesidir, iki katlı şirin evleri vardır. Dışarıdan merdivenli ahşap işlemeli her çeşit insanın yan yana yaşadığ,ı sokaktan müzik sesinin sarhoş gürültülerinin geldiği yerlerdir buraları.

Amerika’nın güney eyaletlerinin görkemli bir geçmişi vardır oysa ki Buradaki insanlar, eskiden büyük çiftliklerin ve kölelerin sahipleriydi. Uçsuz bucaksız arazilerinde pamuk tarımı yapılıyordu. Kendilerini Avrupa’daki  ortaçağ dükleri, düşesleri gibi görüyorlardı. Yalnız kendileri gibi, beyaz ve zengin olan kimselerle görüşüyorlardı. Büyük, genellikle beyaz kösklerde oturuyor, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlardı. Ama zamanla her şey değişti. Köleler isyan etti. Kuzey Güney savaşı çıktı. Kölelik kaldırıldı. Toprak sahipleri artık eskisi gibi bedava işgücüne sahip değillerdi. Dahası sanayileşmeyle birlikte toprak sahibi olmak da eskisi gibi, çok mühim bir şey olmaktan çıkmıştı.

Aileler eski zenginliklerini kaybetmeye başladılar. Nüfus şehirlere aktı. Orta halli veya fakir aileler geçim kaynaklarını fabrika da çalışarak temin etmeye başladılar. Şehirlerde artık zencisi, beyazı, Meksikalısı, Fransızı, İspanyolu, İngilizi hepsi bir arada ve birbirlerine yakın dairelerde yaşar oldular. Artık sınıf farkı pek bir şey ifade etmiyordu.

İşte Blanche, böyle zengin bir aileden geliyordu. İngilizce öğretmeni kültürlü bir kadındı. Ama ailenin büyükleri ölmüş, kendisi parasını idare edememiş, borçlarını ödeyememiş, bir özel meseleden dolayı çalıştığı okuldan da uzaklaştırılmıştı.

Eldeki, avuçtaki para bitince, o büyük ev de satılmış, çeşitli otellerde kalmaya başlamıştı. Bir kaç sene sonra, artık otele verecek para da bitti. Çaresiz kardeşinin yanına New Orleans’a geldi.Blanch’ın ismi Fransızcaydı. Blanche du Bois Beyaz Koru manasına geliyor. Kendisini baharda çiçek  açmış meyva ağaçlarına benzetiyor. Beyazlık masumiyeti simgeler. O da artık yaşı ilerlemesine ve feleğin çemberinden geçmiş olmasına rağmen, aslında çocuk ruhluydu. Kendisinden bir kaç yaş küçük olan kızkardeşi Stella çoktan evden ayrılmış kendisine yeni bir hayat kurmuştu. Stanley isminde fabrikada işçi olarak çalışan kocasıyla beraber küçük bir dairede yaşıyorlardı.

Bu Stanley, onların genç kızken etraflarında görmeye alışık oldukları zengin, kibar gençlere hiç benzemiyordu. Kaba saba, içkiye ve kumara düşkün, bağırıp çağırmaya temayülü olan,  eğitimli olmayan, iri yarı, ama yakışıklı bir adamdı.

Stella, eski zenginliğin romantizmini çoktan bırakmıştı. Gerçekçi bir şekilde hayata tutunmuştu. Stanley’in kendilerine göre daha aşağı bir sosyal sınıftan olmasına da aldırış etmiyor, kocasını seviyordu.

Ama Blanche, hem yaşadıkları çevreyi, hem de Stella’nın kocasını çok yadırgamıştı doğrusu. Gidecek bir yeri yoktu, o kücük dairede Stella ve kocası Stanley ile birlikte yaşamaya başladı. Bir yatak odası, bir salon bile denilemeyecek küçük bir alan ve mutfak. Daha doğrusu mutfakta bir masa ve sedir.Blanche o sedirde yatacaktı.

 

Stanley, eve arkadaşlarını toplayıp, poker oynamayı seviyordu. Bu oyun esnasında da kadınların evde olmalarını istemiyordu. İki kardeş sinemaya gittiler, dışarıda yemek yediler ,dolaştılar ve saat geç olunca eve döndüler. Poker oyunu devam ediyordu. Kadınlar yatak odasına geçti ,radyoyu açtı, eğlenceli bir şekilde konuşmaya başladılar. Stanley kumarda kaybettiği için sinirliydi, çok da içmişti. Radyoyu kapamalarını ve susmalarını istedi onlardan.

Stella sinirlendi. “Kendi evimde konuşamayacak mıyım? Hem gitsin artık bu adamlar evlerine oyun bitsin geç oldu” dedi.

Aslında Stanley’in arkadaşı Mitch de oyun oynamak istemiyor, Blanche ile sohbet etmek istiyordu. Ama Mitch kumarda parayı kazanan taraf olmuştu ve Stanley onu masaya çağırıp, kaybettiği parayı geri almak istiyordu.

Kavga çıktı. O sarhoşlukla Stanley, hamile karısı Stella’ya vurdu. Arkadaşları hemen üstüne çullanıp onu zaptettiler, yaka paça tutup ayılması için duşa götürdüler.

O sırada kadınlar çoktan korkup, üst kattaki komşuya sığınmışlardı.

Üstüne soğuk su dökülen Stanley ayılmıştı. Bütün gece sokaktan üst kata bağırdı, karısını geri istiyordu. Blanch’ın uyarılarına rağmen, Stella dayanamadı geri kocasının yanına gitti.

Zavallı Blanche, geceyi korkuyla geçirdi. Nasıl olup da Stella gibi hanım bir kızın, bu kaba saba adamla beraber olduğunu anlayamıyordu.

Zaten iki kız kardeşin konuşmalarını da zaman zaman Stanley duyuyor, Blanche’ın kendi hakkında ne düşündüğünü biliyordu.

En kötü darbe, Stanley’in, Blanche’ın aile evinin satılmasına neden olduğunu öğrendiğinde geldi. Bu ona göre kendi karısının da pay alması gereken mirastı. Şimdi öyle bir miras kalmamıştı. Çok sinirlendi ve Blanche’ı araştırmaya başladı.

Gelip karısına, Blanche’ın iyi bir ününün olmadığını, buraya gelmeden evvel, bazı kötü şöhretli otellerde kaldığını, bir çok adamla beraber olduğunu söylediği gibi, okuldan izinle ayrılmadığını, bir öğrencisi ile ilişki kurduğu için, okul tarafından görevine son verildiğini anlattı.

Stella bunlara inanmak istemiyor, Stanley’i susturmak istiyordu. Ama Stanley bununla kalmadı, Blanche ile evlenmek isteyen Mitch’e de durumu anlattı. Bu evliliğe mani oldu.

Aslında o talihsiz gün, Blanche ‘ın doğum günüydü. Mitche’de davetliydi, Stella hazırlık yapmıştı. Ama Mitch gelmedi. Yine kavga çıktı aile arasında ama bu sefer Stella daha fazla dayanamadı doğum sancıları tuttu. Stanley’den kendisini hastaneye götürmesini istedi.

Blanche, evde yalnız ve üzgündüi. Perişan halde içkisini yudumluyordu. Geç vakit, Stanley geldi. Doktorların kendisine eve gitmesini söylediklerini, daha doğumun olmadığını söyledi.

Sonra olanlar oldu. Kendisini bilmeyen bu hadsiz adam, bu sefer Blanche’ a saldırdı ve tecavüz etti. Blanche’ın kendisni savunma çabaları işe yaramadı.

 

Hastanede doğum yapan Stella, bu durumdan habersiz ertesi gün eve bebeğiyle geldi. Blanche’ın başına gelen bu felaket, bir başka felakete daha yol açacaktı. Blanche olanları Stella’ya anlatmakla hata yapmıştı.

Stella Blanche’ın anlattığı hikayeye inanmak istemiyor, Stanley Blanche’ın gitmesini istiyordu. Blanche’ın gidecek yeri yoktu. Ailece Blanche’ın akıl hastası olduğuna karar verdiler ve bir hastaneye yatırılmasını istediler.

Blanche, hakikaten de hayal aleminde yaşamaktaydı. Tanıdığı Teksaslı  zengin bir  adamın gelip, kendisini buradan kurtaracağına inanıyor, ona mektuplar yazıyordu.

Kapı çaldı ama gelen Teksaslı değildi. Bir doktor ve hemşireydi. Hemşire Blanche’ı zaptetmeye çok uğraştı başaramadı ama doktor kibar bir yaklaşım sergiledi. Onu elinden tutup güzellikle götürdü.

Mitch ağlıyordu. Erkek olup, sevdiği kadına, Blanche’a sahip çıkamamıştı. Onun mahvını sadece seyretmişti.

Stanley durumu umursamıyordu.

Stella? Stella bu seçimi yapmıştı ama görünen o ki  bu karar onu da mahvetmişti.

Tiyatro eseri Stella’nın ağlaması ve Stanley’in onu teselli etmeye çalışması ile biter. Filmde ise Stella ile Stanley kavga ederler ve  Stella kocasına bu sefer dönmemeye karar verir.

 

Arada çocuk olsa da artık devam edemeyecektir. Bu durum da güzel bir evlilik zaten beklenemezdi.

Hangi son daha mantıklı buna seyirci karar verecek.

 


Blanche Karakteri

 

İyi bir evde büyümüş, ingilizce öğretmeni olan, Fransızcayı iyi konuşan, kültürlü bir kadın Blanche. Mitche ile olan arkadaşlıklarında, kendi geçmişini de anlattı unutmadığı, unutamadığı ilk kocası Allen’ı da.

 Ona sadece boy (çocuk) diyordu. Kendisi 16 yaşındayken, her ikisi de daha çocuk denecek yaşta evlenmişlerdi. Ancak Allen’da bir farkllık vardı, bu çok yakışıklı ve kendisini çok sevdiği genç kocası aslında onunla pek beraber olmuyordu. Bir gün,tesadüfen kocasının gay olduğunu öğrendi. Önce bir şey demedi ama bir akşam dans ederlerken,” gördüm biliyorum” dedi Allen’a.

Allen dışarı çıktı. Ağzına silahı dayayıp intihar etti. Bu iki olay arasında yani Blanche’ın ona bildiğini söylemesiyle, Allen’ın intiharı arasında sadece dakikalar vardı.

Blanche’ ın geçmişindeki trajedi buydu. Bu olayın üzerinden gelememişti. Aile büyüklerinin ölümüyle yalnız kalmıştı, yalnızlığını içkiyle ve rastgele tanıştığı adamlarla geçiriyordu.

O dönemin şartlarında çok erkekle beraber olan kadınlara akıl hastası gözüyle bakılıyordu. (Oyun 1947’de yazılmış)

Blanche, geçmişte yaşıyordu. O kaybettikleri ihtişamlı evin ismi Belle Réve- Güzel Rüya idi. O bile rüya idi. Tramvay’ın adı Desire- Arzu idi. Desire İtalyanca sidare yıldız kelimesinden geliyor de olumsuzluk eki. Yıldızdan uzak olmak anlamını taşıyor. Biz yıldızlara ulaşamayız, onlar çok uzaktadır. Aslında yıldızın kendisini bile değil, sadece ışığını görürüz. Dünya, arzu, istek, hayal kurma yeridir. Elysean fields ile çağrışım yapan Cennet ise artık bir arzunun olmadığı yerdir. Orada isteyebileceğimiz her şey vardır. Ama dünyadayken bu da ulaşılmaz bir kavramdır.



Stella Karakteri

Stella’nın ismi de yıldız manasına geliyor. Stella gerçekçi, isteklerine kavuşmuş, hayal kurmayan, beklentisi olmayan bir kadın.

Bu eserin başında adres arama sahnesinde,  A street car named Desire, Elysean Fields ve Cemetery- Mezarlık kelimeleri geçiyor. İlk baştan ölüm ve desire arasında bağ kuruluyor.



Stanley Karakteri

Gene ilk sahnede Stanley, kasaptan aldığı et paketini karısına bir top gibi fırlatıp, kendisi bowling oynamaya gidiyor.

Carne – et demek İtalyanca’da. Carnal desire, tensel istek, nefsin istekleri anlamına geliyor. Ruhsal, ulvi şeylerden ayrı, daha basit dünyevi arzular.

Stanley böyle bir adam ruhsal incelikten yoksun. Yaptıklarının cezasını çekmiyor.

Bu eserde cinsellik ön planda. Blanche’ın sevdiği adam Allen, gay olmasının cezasını çekti. O yıllarda toplum tarafında kabul edilmeyen gay  eğilimindeki gençler ruhsal bunalım geçiriyorlar, bazen de böyle intihar ediliyorlardı. Tennese Williams da gaydi ve ailesi tarafından, özellikle babası tarafından dışlanmıştı.

O da, böyle zengin bir güney evinde büyümüştü ve onun kızkardeşi de akıl hastası olduğu gerekçesiyle akıl hastanesine kapatılıp, ailesinin isteğiyle gereksiz bir beyin ameliyatına maruz kalmıştı. (Lobotomi) Aynı Amerikan Başkanı Kennedy’nin kızkardeşi gibi. Erkeklerin çapkınlığına çapkınlık denip geçiliyor ama kızların renkli bir hayatı olursa, bu akıl hastalığı kabul edilip, icabına bakılıyordu o yıllarda. Özellikle zengin ailelerde. Önemli olan ailenin ismiydi.

Blanche da bunun kurbanı oldu. İçindeki yalnızlığı ve acıyı bastırmak için başka adamlarla birlikte olduğu için akıl hastası olarak görülüp, hastaneye gönderildi.

Stella kocasına olan tutkusu yüzünden, hem kendisine dayak atan adamla beraber olmayı devam etti hem de kardeşinin tecavüzle ilgili ifadesine inanmayarak onu deli kabul etmeyi  kocasından ayrılmaya tercih etti.

Stanley ise kaba saba da olsa, şiddet de gösterse, içkici, kumarbaz ve tecavüzcü de olsa başına bir şey gelmeden bu yaptıklarının cezasını çekmeden hayatına devam etti.

 

Tennessee Williams (1911-1983)

22 Eylül 2021 Çarşamba

Araf 1 Daha İyi Sular

 















Karanlık ve acımasız denizden sonra daha iyi sulara yelken açtık;

Şimdi insanın ruhundan günahı atması ve Cennet'e yükselebilmesi için kendisine verilmiş

“İkinci Krallığı” anlatma zamanı.

Kutsal ilham perileri bana yardım edin de ölü şiiri diriltelim,

Doğudan, safirin tatlı mavisi ufku kaplamakta,

Saflığı ve mükemmel parıltısıyla gözler için bir şölen.

O karanlık, havasız, ruhumu basan, gözümün nurunu körelten,

Ölü yerden çıktıktan sonra,

Gözlerim bu güzelliklere yeniden açılıyor.

Aşkın etkisini çoğaltan gezegen (Venüs) bütün doğuyu ışığıyla gülümsetiyor.

Artık balık burcuna girme zamanı.

 

Sağıma dönüp, diğer kutba bakıyorum.

İlk insandan beri kimseye görünmeyen dört yıldızı görüyorum,

Gökyüzü onlarla parlıyor.

Bu yıldızlar ancak güney yarım küreden görülebilir.

 

Yıldızlara bakmaya ara verip de, başımı çevirdiğimde.

Yalnız bir adam gördüm.

Eski bir adamdı, duruşu bende büyük bir saygı uyandırdı.

Öyle bir saygı ki, hiçbir babanın evladından bekleyemeyeceği kadar.

Saçı sakalı beyazlamış ve uzundu, göğsüne kadar iniyordu,

Yukarıdan, dört yıldızdan inen nurla yüzü parıldıyordu.

 

Bana döndü ve “Karanlık vadiden tırmanan iki kişi siz kimsiniz?

 Cehennem’ den mi kaçtınız? Sizi buraya kim getirdi?

Karanlık vadiden kaçışınızda size kim ışık tuttu?

 O vadi ki, her zaman karanlıkta kalacaktır.

O çukurun kanunları mı değişti?

Cennetten yeni bir karar mı çıktı ki;

Cehennemlikler benim kayalıklarıma tırmanabiliyor?”

 

Tam bu sırada Üstadım bana saygıyla eğilmem için işaret etti

Ve ona cevap verdi:

 

“Ben buraya ne kendi irademle, ne de kendi kuvvetimle geldim,

Karanlık gününde bu adama yardım etmem için

Cennetlik bir hanım beni buraya gönderdi.

Ama daha fazlasını öğrenmek isterseniz anlatayım;

Bütün deliliğiyle sona yanaşmasına rağmen

Bu adam henüz ömrünün son saatini doldurmamıştır.

O’nun ruhunu selamete ulaştırmasına yardım etmek için gönderildim ben;

Buradan başka da yol yoktur.

O’na suçluları gösterdim.

Şimdi de sizin idareniz altında bulunan ruhları göstermek istiyorum,

Çile çekenleri görmek onu arındıracaktır.

Hepsini anlatmak uzun sürer ama bize emir Cennet’ ten geldi

Bizim buraya gelmemiz sizi memnun eder mi?

Buradan geçerek özgürlüğüne kavuşacak olan bu adama müsaade eder misiniz?

Siz ki özgürlüğün değerini bilen, özgürlük için Utica’ da hayatını feda edensiniz!

Bu sebeple ölüm size tatlı gelmişti, bedenininizi bu uğurda kurban etmiştiniz.

O beden ki; kıyamet günü canlanacak parıldayacaktır.

Biz buraya gelmekle bir kanunu ihlal etmiyoruz,

Bu adam hala yaşıyor.

Ben de Minos’ un idare ettiği Limbo’dan geliyorum

Orada sizin Marcia’nız da var; hep size dua ediyor.

Onun hatırına bize müsaade edin.”

 

Dünyadayken Marcia ya bakmak beni mutlu ederdi,

Ne istediyse yaptım,

Şimdi kötü ırmağın öbür tarafına düşmüş,

Onun duasının bana artık faydası yoktur.

Ben göreve başladığımda kanun buydu

Ama söylediğin gibi Cennet’teki Hanım size müsaade çıkarttıysa

Bana övgü dolu sözler söylemenize gerek yok.

Sadece söylemeniz kâfi,

Gidin bakalım!

Şimdi bu adama kılavuzluk et,

Ama önce eteklerinizi toplayın ve gidip yıkanın.

Çünkü gözlerinizde hâlâ Cehennemin sisi varken,

Cennetin kapısını bekleyen meleğin huzuruna çıkmanız doğru olmaz.” Dedi Cato.

 

Dalgaların vurduğu kıyıda, yumuşak çamurun içinde sazlar büyüyordu,

Orada ağaç yoktu.

Bu tarafa geri dönmeyin, ışığı takip edin

 Doğan güneş size daha kolay bir yol gösterecektir

Bunu söyledikten sonra yaşlı adam sessizce gözden kayboldu.

 

Ben ayağa kalkarak rehberimin yanına gittim.

O da; “Beni takip et; hafif eğimli bir tepeyi tırmanacağız” dedi.

 

Gün doğdu bütün ihtişamıyla ve ben uzaktan denizin gürültüsünü duydum

Uzaklaşmış oldukları yolu tekrar bulmak isteyen,

O yoldan ayrı geçirdikleri zamanı kayıp sayan iki adam gibi,

O yalnız vadide geniş adımlarla ilerledik.

Kuytu bir yere geldiğimizde; daha güneş ısıtmamıştı.

Bitkilerin üzerindeki çiğle Virgil ellerini ıslattı.

Maksadını anlayınca gözlerimden yaşlar süzülerek yüzümü ona çevirdim;

Ve üstadım Cehennemin kirini yüzümden temizleyerek,

Yüzümün eski rengine dönmesini sağladı.

Yerden bir saz kopararak belime kemer yaptı.

 

Yerde sazın söküldüğü yerden hemen bir yenisi çıktı...

 

 



11 Ağustos 2021 Çarşamba

Paylaşmak

 Hiciv

Elif Mat



“Paylaş bakalım pastayı” dedi Mafya babası. “Hep bana, hep bana yok! Madem çöktünüz marinaya biz de görelim kârdan bir parça! En iyisi bu.”

“Bana mı diyorsun? Dağıtırım burayı, batırırım dünyanızı” dedi Derin Mehmet. “Bak ben ne için çalışıp duruyorum. Binali gibi ben de minik yavrumu beslemeye uğraşıyorum. Ne istiyorsun bizim ekmeğimizden, ıstakozumuzdan, yatımızdan katımızdan, toz paramızdan?”

“Ulan, ne doymaz minik yavrularınız varmış sizin? Latin Amerika’dan gemilerle esrar geldi, kokain geldi, pudra şekeri, kağıt helva Araplara sattınız gene yetmedi size. Kıbrıs, mıbrıs size çalışıyor. Olmadı bir de kırmızı pabuç getirip satın. Malum Arap’ın derdi kırmızı pabuç”

“O eskidendi, modası geçti. Arap’ın derdi kırmızı pabuç derlerdi. Şimdi yüksek ökçe, üstü değil tabanı kırmızı istiyorlar, İtalyan malı.”

“Oldu, onu da İtalya’dan getirt bari, bir gemi”

“Ulan sen benle alay mı ediyorsun?” dedi yerinden zor kalkarak. “Eskiden pek çeviktim, şimdi göbek ağır geliyor kalkamıyorum. Yoksa fırlayıp gözüne yumruğu çakmıştım, bu kadar konuşturmazdım seni.” Dedi ağır Mehmet.

 


9 Ağustos 2021 Pazartesi

Brezilya' da bir Kanadalı

 Elif Mat

Öykü

Kanada’da bir liseye Brezilya’dan mektup geldi. Eski bir öğrencileriydi yazan. Uzun süredir kayıp olan Jamie isminde bir kız. Haber bültenlerinde gözü yaşlı anne ve babasını görmüşlerdi.

“Beni bir suç şebekesi kaçırdı. Sao Paolo’dayım ama tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Portekizceyi anlamıyorum. Beni zorla tutuyorlar. Kurtarın. Aileme genelevde zorla çalıştırıldığımı söylemeyin.” yazıyordu. Müdür mektubu derhal polise götürdü. İnterpol arandı. Kızın ailesine “bir ipucu aldık üzerinde çalışıyoruz” dediler.



Jamie’nin eski sevgilisi Robert, olanları duymuştu, çok hiddetlendi, o sinirle işyerindeki çelik dolaba bir yumruk attı. “Kim kaçırmış olabilir Jamie’yi? Nasıl kaçırdı? Taa Brezilya’ya nasıl götürdüler?” dedi.

Mektuptaki tek ipucu kızın zaman zaman alışverişe geldiği mağazaydı. Bazen oraya gelip, alışveriş yapmasına izin veriyorlardı. Ama asla yalnız evden çıkamıyordu.

Böyle bir çete olduğunu duymuştu Robert. Kanada’nın bir şehrinden kaçırdıkları genç kadınları başka bir şehre götürüp, satıyorlardı.  Ama taa Brezilya, bu nasıl bir işti? Aklı almıyordu. Çıldıracak gibiydi. Oraya gitmeye karar verdi.

Bu suç oranı yüksek, sokakta gezmenin tehlikeli olduğu ülkede her şey olabilirdi. Söylenen mağazayı bulacaktı. Uçağa bindi, önce Teksas, oradan San Paolo, çok uzun bir yolculuktan sonra kendini bu büyük şehirde buldu.

Hava çok sıcaktı.  Taksiye bindi, adama dükkânın ismi yazılı olan kâğıdı gösterdi. Adam bilmiyordu. Bir müddet telsizden diğer taksicilerle konuştu. Arabayı sürmeye başladı. “Nereye götürecek acaba bu herif beni” diye düşündü Robert.

Geldikleri yer, kalabalık pis bir mahallede, küçük bir dükkân. “Acaba burası olabilir mi?” dedi. Girdi içeri, sağa sola baktı. Cebinden Jamie’nin resmini çıkarıp, kendisine bakmakta olan tezgahtar kıza gösterdi. Kız korkmuş gibi geri çekildi. Başını bilmiyorum anlamında iki yana salladı. Sonra soyunma odasına doğru baktı. Sanki bir şey demek ister gibi.

Robert dışarı çıktı. Facebook’tan San Paola’da olan Kanadalıların bir grubunu buldu. Akşam bir yerde buluşacaklarından söz ediyorlardı. Gitti oraya. “Portekizce bilen bir hanım arkadaş benimle falanca dükkâna gelebilir mi?” dedi. Onlara durumu anlattı.

Ertesi sabah dükkâna gittiler. Robert içeri girmedi. Emily’ ye baştaki ilk soyunma odasına bir şey denemek bahanesiyle girmesini söyledi. “Etrafa iyi bak” dedi.

Tezgahtar kız, “Her şey yolunda mı? Denediğiniz bluzu beğendiniz mi? Başka bir şey getirmemi ister misiniz?” diye sordu.

Emily, “Bunun bir de siyahını getirir misin? dedi. Siyah uzun saçlı alımlı tezgahtar, istenilen bluzu ve bir de gömlek getirdi.  Gömleğin cebinde bir kâğıt vardı. Başıyla kapının arkasını işaret etti. Kapının arkasında 19 rakamı ve J harfi vardı.  Kâğıdı açtı, Barceleno yazıyordu.

Emily Robert’e olanları söyleyip, kâğıdı verdi.  “Bu ne acaba?” dedi

Robert, başını salladı düşünerek, “Niye üzerinde Barceleno yazan kâğıt verdi bu kız bize? dedi.

“Öyle bir cadde var, gidip bakalım” dedi Emily.

Barceleno caddesi 19 numara da bir bar vardı. Akşamı beklemeleri lazımdı. “Gelip biraz içeriz” dediler. Biraz oyalandılar. “Sen git, dinlen bara ben akşama yalnız geleyim” dedi Robert.

“Dikkat et ama gece buralar tehlikeli olur” diye uyarmak ihtiyacını hissetti Emily.

Zaten bütün gün telaştan bir şey yememişti. Akşam Barceleno caddesi 19 numaraya geldiğinde, biranın yanında yiyecek bir şeyler de söyledi. Daha pek kimse gelmemişti. Barda oturan bir kız ilişti gözüne. Üzerinde rüküş bir elbise, yüzünde ağır bir makyaj vardı. Saçlarını kızıla boyamıştı. Ama Jamie idi.  İşte karşısında duruyordu.

Jamie onu görünce hayretle baktı. Sonra telaşlandı başını öbür tarafa çevirdi. Saçlarını tanınmak istemeyerek yüzüne döktü. Onu burada kimsenin görmesini istemiyordu, utanıyordu.

Yalnız gelmesi iyi olmuştu. Dikkat çekmemek için Jamie’ye bakmayacak ama başka kadınlarla konuşup, biraz bilgi almaya çalışacaktı. Yanına bir kadın geldi ona içecek ısmarladı ama kadın Portekizceden başka dil bilmediği için pek bir şey soramadı.

Kalktı, giderken Jamie’ye “merhaba güzelim” diye laf attı. Sonra yavaşça “Yarın istasyonun karşısındaki dükkanların önüne gel. Saat üçte.” Bunları söylerken sanki sarhoş olmuşta kıza asılıyormuş gibi bir havaya girdi. Elini kızın poposuna attı.

Bar fedaisi şöyle bir dikildi karşısına. Jamie kalktı ayağa, diğer kadınların yanına gitti. Patroniçe kaşlarını kaldırdı: “Niye adamı içeri davet etmedin? Dedi açgözlülükle.

“Ettim, etmez olur muyum? Parayı çok buldu, gitti” diye cevap verdi Nina, burada ona yeni bir isim vermişlerdi.

“Züğürt turist bunlar” dedi Madam Jezabel. Bu da onun takma ismiydi. Her gün bu kadını nasıl öldürüp, buradan kurtulurum, diye planlar yapıyordu Jamie.

Kalkarken Robert’a korkuyla bakmış, “Gelemem, beni yalnız bırakmazlar” demişti.

“Olsun sen yine de gelmeye çalış” diye fısıldamıştı Robert kararlılıkla.

Emily ertesi gün, Madam Jezabel’e, “Bir gece elbisesi görmüştüm payetli, onu almaya gidebilir miyim, biraz da para verseniz sevinirim. Pahalı hoş bir elbise” dedi.

“Hah şöyle”, dedi kadın, “Hep somurtup duruyorsun, biraz süslen giyin, kendine bak, neşelen! Artık senin hayatın bu! Kafana sok bu gerçeği. Depresyondaki kadını kimse istemez. Ben de gelirim seninle alırız. Nerede gördün elbiseyi?” dedi.

“İstasyonun karşısındaki alışveriş merkezinde.”

Alışveriş merkezindeki Butik Lola’ya geldiler. Birkaç tur atıp, elbiselere baktılar ama Robert’ı göremedi Jamie.  Emily’ yi de tanımıyordu. Ama Emily onun resmini görmüştü. Eline bir elbise aldı, üzerine tutar gibi yaptı Jamie’nin dikkatini çekti. Sonra yanından geçerken “İstasyondaki taksi durağına gideceksin” dedi. Jamie içinden kadın bırakmaz ki beni diye düşündü. Emily kendi kendine şarkı mırıldanıyor gibi yapıp “sokak çocukları” dedi.

Bu da bir şifreydi herhalde. Brezilya’da kapkaççı çoktu.

Dışarı çıktıklarında alışveriş merkezinin kapısının önünde sigara içen sokak çocuklarını gördüler.  Kadınların ellerinde paketler vardı. Madam hem Jamie’ye istediği elbiseyi hem de kendisine bir şeyler almıştı. “Bir de lame pabuç bakalım” diyordu.

O sırada çocuğun biri koşmaya başladı, üzerlerine doğru geldiğini görünce Jamie kendisini yana attı. Delikanlı olanca gücüyle Madam’a çarptı, sendeleyen kadın kendisini toparlamaya çalışırken, karnına bir de yumruk attı. Diğer çocuk fırladı, savrulan kadının kolundaki çantayı kaptı, kaçtı.

İlk gencin üzerlerine doğru geldiğini görmesiyle Jamie olacakları anlamıştı zaten. Hemen kargaşadan istifade edip, karşıya geçti kalabalığa karıştı. Taksi durağını sordu. Söylenen yere geldiğinde Robert kendisini bekliyordu. Taksiye binip otele geldiler. “Gördün mü ne kadar kolay oldu. Seni Kanada’ya götüreceğim” dedi.

“Nasıl olacak? Ne pasaportum var, ne de param”

“Önemli değil. Konsolosluğu aradım. Bundan sonrasını onlar halledecek. Bar adı altında faaliyet yapan genelevi de ihbar ettim. Sen çarşıdayken polis baskın yaptı oraya.”

“Beni kurtarmaya taa buralara mı geldin?”

“Evet.”

“O çocuklar nereden çıktı?”

“Burada sokak çocuğundan bol bir şey yok. Para verdim. Senin resmini gösterdim. “Bu kızın yanındaki kokanayı dövüp, çantasını çalın” dedim. Sevinerek geldiler. Geberttirecektim alçak kadını ama şimdi elçilikle işimiz var. Bir belaya girmeden gidelim buradan. Ucuz kurtuldu bir yumruk, bir tekmeyle pislik” dedi.

“Ama hapsi boylayacak.” Dedi Jamie. Yavaş yavaş kendisine güven gelmeye başlamıştı. O korkaklığı kendisini Robert’tan saklamak isteyen tavırları geçmeye başlamış, rahatlamıştı. Ama yine de buradan kurtulacağına inanamıyordu.

“Nasıl haber aldın, beni nasıl buldun?”

“Okula mektup yazmışsın. Kaybolduğundan beri herkes seni merak ediyordu. Mektubu duyunca hemen polis arkadaşıma gittim. Bu çetelerin nasıl çalıştığını öğrendim”

“Ben şimdi ne yapacağım? Nasıl geri döneceğim?”

“Korkma, annen baban seni bekliyor. Yanındayız…”