1 Eylül 2023 Cuma

Zor Gece

 Julia hemen telefon açıp kardeşi Silvia’yı çağırdı, durumu anlattı. Kucağında çouğuyla birdenbire terkedilmişti ama “yıkılmadım ayaktayım” modundaydı.



Yaklaşan fırtınayı aslında Silvia sezmişti daha önceden. William’ın basketbol tarihiyle ilgili bir çalışması vardı. Bu elyazısı notları belki günün birinde bir kitap haline getirecekti. Julia bu dosyayı hem kendi okumuş, hem de okuması için Silvia’ya vermişti. Silvia’da babası gibi iyi bir okurdu. Bu dosya da sadece basketbol tarihi değil, araya yazılmış karalamalar, dipnotları ve sorularda adeta William’ın ruhu vardı. Silvia o sessiz gencin ruhundaki acıyı görebiliyordu. Kitabı okuduğundan William’a hiç sözetmedi. William ise onun okuduğunu anlamış, biraz içi daralmıştı.
Silvia William’ın gittiğini duyunca genç adam için endişelendi. Acaba neredeydi, ne yapıyordu? Hemen onu bulmaları gerekiyordu. Julia ise öfkeliydi. “ O beni bıraktı sen benim için endişeleneceğine onu merak ediyorsun. Bırak ne yaparsa yapsın” dedi. Silvia bir yandan bebekle ilgileniyor bir yandan da ne yapacağını düşünüyordu. En iyisi William’ın arkadaşı Kent’i aramaktı. Öyle yaptı. Kendini tanıttı, bu durumu sana haber vermek istedim dedi. Kent hemen yanlarına geldi, sporcu gençleri toplayıp arama başlatacağım dedi.Olay duyulunca eski, yeni bütün basketçiler geldi yardıma, önce üniversiteyi sonra çevre sokakları aramaya başladılar. Bazısı “bir barda içiyordur merak etmeyin sabaha çıkar ortaya” diyordu. Silvia buna ihtimal vermedi. William içki seven biri değildi.
Bütün gece aradılar arkadaşlarını, herkesin nasıl canla başla uğraştığını görünce Silvia,” takım ruhunun” ne demek olduğunu bir daha anladı. Bunlar William’ın gerçek ailesiydiler. Asla birbirlerini bırakmayacak olan takım arkadaşları.
Sabaha karşı artık hepsi yorgunluktan tükenmek üzereyken, bir ambulansın göle doğru hızla gittiğini gördüler. Kent’in seslenmesiyle gençler hemen o tarafa koşmaya başladılar, rüzgar hızıyla hareket ediyorlardı. Silvia arkalarından koştu. Gölde bir insan bulunmuştu. Basketçiler suya girerek genç adamın çıkarılmasına yardım ettiler.
Evet oydu. William adeta donmak üzereydi. Kendini göle atmış, intihar etmek istemişti. Sağlık görevlileri ilk müdehaleden sonra onu battaniyelere sararak ambulansa bindirdiler. Silvia da arkasından bindi. Hemşire, “ Eşi misiniz?” diye sorunca sesini çıkarmadı. Kent ile gözgöze gelip anlaştılar. Birinin William ile gitmesi gerekiyordu, bu durumda Silvia gitti hastaneye.
Diğerleri taksiye atlayıp arkadan yetiştiler. Durumu kötüydü ama kurtulacaktı. Tedaviye cevap verip biraz iyileştikten sonra psikiyatri böümüne yatırdılar hastayı. Ömür boyu kullanması gereken ilaçlar yazıldı. Silvia işten ve Julia’ya gidip gelmekten fırsat buldukça ziyarete geliyordu. Julia’nın da gidip William’ı görmesi konuşması gerekiyordu ama o bu öneriyi kesinlikle reddediyordu. Terkedilmek ağır gelmişti. “Beni terk eden adam ne yaparsa yapsın” diyordu.
Silvia William ile ne konuşacağını ne soracağını bilemedi. Önce sırf konu olsun diye basketbolla ilgili sorular sormaya başladı. Tahmin ettiği gibi basket konusu açılınca konuşuyordu. Sonra artık biraz iyileşip hastaneden çıkma zamanı gelince, kararının kesin olup olmadığını sordu ona.
William’ın kararı kesindi. Artık kızını ve eşini görmeyecekti. “Julia ne isterse yapabilir, çocuğu istediği gibi yetiştirebilir, ben bir hak iddia etmeyeceğim” dedi. Ne Silvia, ne de Julia buna inanamadılar. William çocuğuyla ilgili haklarından feragat ediyordu. Bu Julia’yı daha da kızdırdı ama düşününce bir taraftan da rahatladı. Artık William ile hiç bir bağı kalmamıştı.
Tekrar üniversite hayatındaki çalışkan başarılı enerjik kız rolüne büründü. Hamilelik ve doğumla gelen o rehavet hali kalktı. Pek çok kadın gibi o da doğum yapmanın anne olmanın bir kadına verdiği o muazzam gücü ruhunda hissediyordu. Hemen iş bulmak için kolları sıvadı. New York’ta geçici bir iş vardı. Bir hocası isterse araştırma görevlisi olarak altı aylığına New York’ a gidip çalışabileceğini söyledi. Zaten bu lojmandan da ayrılmaları gerekiyordu. Hemen toparlandı hiç tereddüt etmeden uçağa atladı ve New York’a gitti. Annesinin Florida’daki arkadaşlarının yardımıyla bulunan boş bir eve yerleşti. Sahibinin olmadığı süre içinde o eve bakacaktı.
Çocuğu bir yuvaya yazdırdı. Üstüne başına yeni iş kıyafetleri aldı, saçını topuz yapıp daha ciddi bir görünüme büründü, ruju topuklu pabuçları herşeyi mükemmel olmalıydı. Geçmişe takılacak bir tip değildi. Başarılı iş kadını rolü oynayacak ve bu rüyası gerçek olacaktı. Sanki o kıyafetler o dış görünüş onun kalkanı olmuştu. Hayatında herşey kusursuz olmalıydı. Görüntü iyi olur, kendine güveni yerinde olursa her istediğini başarabilecekti.
Herşey çok çabul olup bitti. Silvia artık hastaneden çıkmış olan William ile ilgilenmemesi, kendisini çekmesinin gerektiğini biliyordu ama yapamadı. Bir köşeye çekilip sevgisini kalbine gömemeyecekti. William ‘ın ilgiye ihtiyacı vardı, Silvia elinden ne gelirse yapacaktı.
Bu gelişmeler sonucu aralarında yakınlaşma başladı. Elalem ne der? Kızkardeşinin eski eşiyle ilişki yaşamak da ne demek, ne olur, ne biter bilmiyordu. Sadece arada bir gizli saklı görüşüyorlardı. William a yine üniversite de bir iş ve kalabileceği bir yer bulunmuştu. Artık fizyoterapistle birlikte sporcu sağlığı konusundaki araştırma yapıyordu. Çevresindeki herkes ona destek veriyordu.
William’ın Silvia ile ilişkisinden ilk önce Kent’in haberi oldu. O bu ilişkiyi destekledi ve artık herşyin gizli saklı değil açık olmasının daha iyi olacağını söyledi. İnsanın ruh sağlığı için alabildiğince dürüst bir hayat yaşaması daha iyiydi.
Julia’nın haberi yoktu tabii bu durumdan ama diğer kızkardeşlerinin haberi oldu ve onlar da zamanla bu ilişkiyi kabul ettiler. Julia’nın da zaten Chicago’ya dönme gibi bir niyeti yoktu. Çocuğunu New York’ta yetiştirecekti. İstediği gibi iş kadını olma hayalini de gerçekleştirmişti. Yeteri kadar para kazanabiliyordu. Geçmişi ve Chicago’yu silip attı.

Resim: Robin Williams 'ın Chicago Concord Music Hall duvarına yapılmış resmi


No photo description available.
Like
Comment
Share

31 Ağustos 2023 Perşembe

Emrin olur gülüm başüstüne

 Bir yol çizilmişti William’a. Kayahan’ın “emrin olur gülüm başüstüne” şarkısında müzik biraz gizemli başlar sanki orada korkutucu birşeyler olacaktır. William’ın kaderine de fırtınalar düşecektir.

Mezuniyetin ardından üniversite’de bir iş bulunur, lojman tutulur ve iki genç evlenirler. Bu arada hesapta olmayan bir şey olur Julia’nın küçük kardeşi Cecilia hamile kalır.



 Ne?! Herşeyin düzgün, sıralı gitmesine, kitapta yazdığı gibi olmasını isteyen Julia için bu imkansız birşeydir. Cecilia evlilik dışı bir ilişki yaşamış, hamile kalmış ve çocuğunu kendi büyütmeye karar vermiştir. Bu haber anne Rose’u deliye döndürür. O öfkeyle, Cecilia’yı evden gönderir. Bağımsız bir karakter yapısına sahip olan Cecilia, bir komşunun evinde bir oda tutarak hayatına devam eder. Evlenmeyecektir. Ne iş yapacağı konusu ise açıktır. Okulu falan boşver, ressam olarak hayatını kazanmaya kararlıdır.

Julia düşünür, kendisinin de bir bebeği olursa aileye yeniden ahenk gelebilir diye hayal kurar ve William’a bir bebek istediğini söyler. Bu haber genç adamı şaşırtır, çünkü henüz yeni evlenmiş, ayakları üzerine durmaya çalışıyorlarken ve daha çok gençken böyle bir şeye hazır değildir. Ama herzamanki gibi eşinin isteklerine karşı koymayı düşünemez ve bu durumda da sessizliği tercih eder.

Önce Cecilia’nın kızı İsabel, sonra da Julia ve William’ın kızları Alice dünyaya gelir ve işler ondan sonra karışmaya başlar.

Bu romanda yazar hep ölümle doğumu eşleştirmiş. William’ın doğumundan hemen sonra ablasının ölümü gibi İsabel’in doğumundan hemen sonra dedesi Charlie hayatını kaybediyor. Charlie eşi Rose gibi çocuklarına karşı sert bir baba değildi. Kızının evden ayrılmasını istemedi ama ona destek olmaya da ömrü vefa etmedi.

Bu ölüm üzerine Rose’un artık sabrı taşmış olur, evi satıp Florida’ya taşınmaya karar verir. Eşi ölmüş, bir torunu olmuş, diğer torunu da yoldayken çocuklarının kendisine halen daha ihtiyacı varken, o kapıyı çekip gitmeyi tercih etmiştir. Bu durumda diğer kızlar Silvia ve Emeline de bir anda evsiz kalmış olur. Emeline Cecelia ile birlikte aynı yere kiracı olarak gider, Silvia ise biraz Julia’larda kalarak, durumu idare etmeye çalışır.

Silvia da üniversiteye gitmek ister ama o Julia gibi burs kazanamamıştır. Kütüphanede çalışarak para biriktirmektedir. Emeline ise çocuk yuvasında çalışmakta ve çocukları çok sevmektedir.

Julia’nın bebeği Alice doğduğunda, kızkardeşleri özellikle Silvia kendisine yardımcı olur. William gece gündüz çalışır. Üniversite’de kariyer yapmak, evi geçindirmek, bir yandan gece bebek sesiyle uykusuz kalmak, onu giderek daha da yormaya, bunaltmaya başlamıştır.

Julia ise tamamen bebeğiye meşgul, sanki başka bir alemdedir. Giderek birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. William teselliyi gene basket sahasında arar. Boş vakitlerinde spor salonuna gider, gide gele kendisini dizi için tedavi eden fizyoterapistle arkadaş olur. Bu konuya ilgi duyar ve artık sporculara biraz da fizyoterapistin gözüyle bakmaya başlar. Üniversite, yıldız sporcularına önem vermekte, spor kazalarını önlemek için araştırmalar yaptırmaktadır.

Bunun için sporculara önceki yaralanmaları hakkında sorular sorulması, varsa bazı zayıf noktalar vücutta o bölgelerin güçlendirilmesi gerekmektedir.

Bir gün dersten sonra William, üniversitenin parkında, bir bankta eski hocasıyla oturup sohbet etmeye başlar ama gerisini hatırlamaz.  Geceler boyu uykusuzluk sonunda dayanılmaz hale gelmiş ve o bankta uyuyakalmıştır. Ondan sonra işini aksatmaya başlar. Aslında yaşadığı bir depresyondur ve çevresindekiler durumu anlamazlar, zaten sessizliğini korumakta, kimseye birşey söylememektedir.

Bir gün gelir devam edemez. Julia’ ya bir not bırakarak, ayrılmak istediğini söyler, bir zarfın içine de babasının daha önce kendisine evlenme hediyesi olarak gönderdiği on bin dolarlık çeki koyar. Bu çekten Julia’ya daha önce bahsetmemiştir. Babasının parasını istemez ve o nedenle çeki bankaya yatırmayı da düşünmemiştir bugüne kadar ama artık Julia’yı terkettiğine göre ona bu çeki vermesi gerekmektedir. Julia’nın ve kızının geçimleri için başka bir çaresi yoktur.

Notu ve çeki bıraktıktan sonra arkasına bakmadan gider.

 

Adını yazmışlar gökyüzüne Fırtınalar düşmüş kaderime Yolumu çizmişsin sen yine Emrin olur gülüm, emrin olur

30 Ağustos 2023 Çarşamba

William

 

Bazı kitaplar vardır bitmesini istemezsiniz. Bu da öyle bir kitaptan bir hikaye. 

Yakında okuduğum Ann Napolitano'nun Hello Beautiful isimli eserinden William karakteri. Okuduğum kitaplardaki karakterler hakkında yazmayı seviyorum.




William bizden bir kaç yaş büyüktü, 1960 Boston doğumluydu. Varlıklı bir ailenin oğluydu, para sıkıntısı çekmemişti ama başka dertleri, derin bir hüznü vardı.

Onun doğumu ile kendisinden iki üç yaş büyük ablası Caroline’nin ateşlenerek ölümü aynı haftaya denk gelmiş. Hayatının ilk bir haftasını saymassak ömrü tek çocuk olarak geçmiş. Ablasının vefatından sonra annesi derin bir depresyona girmiş, babası akşamları içen, çocuğuyla pek alakadar olmayan biriymiş. Etrafta  onunla ilgilenen amca dayı teyze hala gibi büyüklerde olmayınca, William kendisini hep yalnız, adeta istenmeyen bir çocuk olarak görmüş, bitmeyen, tükenmeyen hüznünün sebebi buydu aslında. Başka bir aile olsa Allah bir tane yavrumuzu aldı ama bize bir oğul bağışlardı der, ona gözbebekleri gibi bakardı, ne yazık ki William’ların evinde durum böyle olmadı. 

Hastalık lafı o kadar korkutucu bir laftı ki, çocuk öksürmeye, aksırmaya, “kendimi iyi hissetmiyorum” diyerek, nazlanmaya korkardı. Birisi “nasılsın?” diye sorsa hemen “iyiyim” derdi, hiçbir şekilde ailesine bir sorun çıkartmayı istemiyordu.

Çocukluk yılları ile tek hatırladığı çok hızlı boy atması ve zamanını yalnız geçirmesi idi. Bu yalnızlık sadece basketbol oynarken bölünüyordu. Orda arkadaş vardı, orada kendisini destekleyen hatta hayran olanlar vardı, orada şakalaşma, gülüşme, koşma, oynama, terleme, yorulma vardı ve bütün bunlar ona çok iyi geliyordu.

Liseyi bitirdiğinde ne yapacağı belliydi. Boston’da kalmak istemiyordu. Bir basketbol bursu bulup, buradan gitmeli başka bir şehirde bir üniversiteye yazılmalıydı. İstediği oldu, Nothwestern Üniversite’sine yazılınca,  Chicago’ya, o rüzgarlı şehre taşındı.

Giderken anne, babasıyla vedalaştı bunun son veda olacağını belki bilmiyordu ama kalbinin derinliklerinde bir yerde hissedebiliyordu.  Zaten kazanmış olduğu bursla idare edebilirdi çok da fazla bir paraya ihtiyacı yoktu.

Annesi ne yaptı o gidince, belki derin bir nefes aldı. Ya babası, şüphesiz bir şey olmamış gibi akşam olunca viskisini alıp, şöminenin karşısındaki sevdiği berjer koltuğa oturdu, purosunu yaktı, pek de bir şey düşünmedi.

Yaşadığı şehir değişmişti ama hayatı pek de değişmemişti. Yine okul ve yine basketbol. Topu sahada sektirirken çıkan ses onu rahatlatıyordu, hayattaki bütün hüzünler o sesin ardında kalıyordu, saha da huzurlu, sınıfta sessiz ve düşünceliydi.

Bir kız vardı sınıfında, bıcır bıcır her daim neşeli, her daim konuşkan, iki de bir hocaya soru soran çalışkan kızlardan. Önce sinir oldu kızın ikide bir derste hocanın sözünü kesip pek de anlamlı olmayan sorular sormasından.

Sonra kız bir gün yanına geldi, “ne kadar da uzun boylusun sen öyle” dedi ona durup dururken. İsmi Julia idi tanıştılar mecburen. Derslerde konuşur oldular. Bu kız yanındayken ne yapayım diye düşünmeye pek gerek kalmıyordu, kız nereye gitmek isterse oraya gidiyorlardı. Sinema tiyatro kütüphaneye gidip ders çalışma, günler öyle geçiyordu.

Julia bir gün onu evine davet etti. Kendi evinden çok farklıydı bu ev. Küçük ama hareketli, telaşlı, konuşkan gürültülü. Julia dört kız kardeşin büyüğüydü. Evde de her işi idare eden bilmiş kız havasındaydı. Annesi Rose tipik bir İtalyan anne modeliydi, o da konuşkan güzel yemek yapan bahçede sebzesini maydonozunu, dere otunu yetiştiren becerikli, kızların üzerinde otoritesi olan bir kadındı.

Baba Charles ise, kendi babası gibi içkiyi seviyordu ama tatlı bir adamdı, mahallede seviliyordu. Şiirden edebiyattan konuşurdu. Kızlarına iyi bir babaydı, Rose’un tek şikayeti kocasının yeterince para kazanamaması iş hayatında ilerleyememesiydi.

Julia çalışkan ve gelecekte başarılı olacağına inanmış bir öğrenciydi, o da William gibi burslu okuyordu bu iyi üniversitede.

“William universiteyi bitirince ne iş yapacak?” dedi Rose bir gün. Julia’nın hemen iyi bir cevap bulması gerekiyordu. “Profesör olacak” dedi. Şöyle bir düşündü, kendisini profesör eşi olarak hayal etti, baktı hoşuna gitti bu fikir. Yalnız Willam’a sormamıştı ne istediğini.

William ise universitede tarih okuyordu ama parlak bir basketbol kariyeri hayal ediyordu.

Hayat her zaman insanın istediği gibi gitmiyor. William iyi bir oyuncuydu ama korttaki arkadaşları kendisinden daha iyi yarı ve kalıplıydılar. Bir gün birisiyle maçta çarpışınca yere biçimsiz bir şekilde düştü, büyük bir acıyla kıvrandı. Hemen hastaneye kaldırıldı. Dizinden bir seri ameliyat geçirmesi gerekiyordu, değil basket oynamak, günlerini acısız geçirmek, rahatça yürüyüp, merdiven çıkmak bile sorun olacaktı. Basketbol kariyeri hayali böylece sona erdi.

Derslere devam ediyor, fizik tedaviye gidiyor dizini güçlendirmeye çalışıyordu. Julia evlilik hayalleri kuruyordu. "Mezuniyetten sonra evleniriz", dedi bir gün...

 

 

 

2 Haziran 2023 Cuma

Little Gİrl

 

A six year old wearing a neat white blouse and pink shorts and white stockings came to the hairdresser with her mom. Mom got her nice crayons and little notepad. She wanted to write something on her new notebook. She didn,t know how to write yet. Mom said she would write stg to Ebru- the hairdresser in her stead.  She wrote “Dear Ebru,  I Love You” and drew a heart.



Then the little girl came to me and showed me the notebook. She said ‘Look What I had written!” Her mom said I wrote that as if I hadn’t seen that.

For a while Seçil was busy with her little notebook. And said to her mom “Why are you fighting with my dad?

-“Your dad?”

The mother looked ashamed and told her daughter that she shouldn't talk about such matters in public.

-But you are always fighting. I donüt want you to fight with my dad!”

- He is rude.

The woman started to talk to herself- may be to herself, may be to her daughter or may be to me.

She was saying that the husband was accusing her of cheating on him. She said she didn't do any such thing and she was not going to tolerate such talk. This time she was going to divorce him for sure. She knew a lawyer to help her out. Her family was doing OK. They would help her.

This was husband number two. This young woman of 35 had four children. Two from each man. The husband number one and two were friends with one another and it turns out both of them had been in jail previously.

Number two was jealous of number one.

She said she talked to the social services and they assured her that she can talk to the father of her two older children and it is not a crime nor is it considered cheating. She was going to social service to take advice and taking her oldest daughter to a psychologist as well.

Things were complicated and no matter what the social services were saying, husband number two was jealous.

Husband number one assured the current husband that he is not that kind of a guy, he won’t bother a married woman even though wife got involved with this guy while she was still married to the first one.

Hair dresser came from the other room. Young Woman said to her I am getting a divorce

-          Good for you!

Then she said "let me style your hair" even though I was there first but I understood she wasn't able to bear to listen to her again today since this customer was a regular. She made a habit of getting her hair done and getting therapy from the hairdresser all  at the same time.

I understood well to save all our ears and the little girl's. It was best to get her hair done quickly and let her go shopping as usual because earlier she had explained to me that she was getting clothes and her oldest was wearing them. Once someone else- even if she was her own daughter- wears her clothes she wouldn’t wear them herself again.

I asked her what her husband was doing for work, she moved her head indicating the street and said that he was a food vendor. She said she bought the cart for him but she made the purchase in the name of her sister just in case they get a divorce. She was being careful with the purchases making sure she has evidence of purchase in her name,  in case he claims anything from her. She said she was supporting the children and husband didn't support them and they were sleeping in separate bedrooms.

She said that was not right.

All this talk as I was trying to occupy the little girl by asking her to draw something. She was drawing and she was so proud of her drawings while still listening to mom and trying to read her emotions.

The mother asked me if I was a teacher. I said "no". I was a lawyer but living in another country. She said she wanted one of her children to be a lawyer but the oldest wanted to be a hairdresser and came to this place to help Ebru and learn something on the trade.

The woman mentioned that her husband slapped her across the face and that was not right. "Men shouldn't be rude toward women." She added. And the little girl repeated these in her own words.

I said "your mom is a clever woman she will find a solution to her problems, not to worry"

Mom went to the other room to get her hair done and daughter started to play on her moms phone. Some robot game that she was playing with other children.

She heard her moms voice crying. I asked her if she knew Sesame Street. She said she didn’t.

I tried to find a youtube video on my phone but it didn't work because the phone needed upgrading. She told me not to cry, it will be OK.

Then came to me, got my phone to activate the voice search and told the phone to find the Robot game that she was playing. She thought if we could get that game then we could get Sesame Street as well.

I said not that won't work and I didn't want that Robot game on my phone.

She gave me her drawing saying she drew this picture for me.

Then her mom’s phone rang. She said  she didn't know who it was and showed me the phone. It read “Dear Sister”. When she heard this she declined the call and informed me that she didn't like her aunt. Because she wanted to play with the baby and her aunt said “no.”

Then she explained to me that it is natural for her to want to play with the baby and her aunt was so wicked that she was saying "no". And the aunt was saying İt was her baby. Little girl thought it was her sister.

It wasn’t clear to me who the baby belonged. Was that little girl’s sister or cousin? But anyway...

Luckily mom’s hair styling finished soon and she came back to the room feeling relatively better. She was wearing black tight jeans and a striped t-shirt. The t-shirt was not covering her  belly and a little skin was showing. This bothered her. (That she explained to me earlier on the topic of her daughter wearing her clothes.)

She bought the striped  t-shirt because it is the style now but it made her uncomfortable. Besides, she had surgery recently and the jeans were too tight on the waist and she needed to change her clothes. Luckily she had just bought some clothes so she asked the hairdresser if she could change somewhere.

Hairdresser said "sure". She changed  into black stretch pants and black sleeveless shirt. She said she needed to go out and walk a bit with her daughter and bid us farewell.

 



13 Mart 2023 Pazartesi

KEHANET

 

KEHANET




 

Eski Yunanda Sybil adında yaşlı bir kâhin vardır. Tapınakta kehanetini yapar, bazen uykuya yatar. İnsanlar ona gelip sorular sorarlar hatta bazen krallar bile. Önceleri bu Gaia Toprak Tanrıçası ile sonraları Zeus ile en son olarak da Apollo ile alakalandırılmış. Önceleri tek kişi iken sonraları bu Sybil ismi kâhin anlamına gelmiş başka kadın kahinlerde Sybil falanca olarak anılmışlar.

 

Kâhinler bazen istişareye yatıyorlar rüya da bir şey görüyor bazen transa geçiyor nöbet halinde sallanarak bir şeyler söylüyor bu söyledikleri bazen anlaşılır bazen anlaşılmaz oluyor. Sybil den bir haber bekleyen kişiler direkt olarak öğrenemiyorlar cevabı yanında rahipler var onlar bu kehaneti anlaşılmaz şiirler tarzında yazıp halka veriyor.

Kehanet öğle her zaman oluyor. Apollo’nun doğum günü ayın yedisindeymiş o yüzden ayın yedisi bekleniyor.

Özellikleri önceden belirtilmiş bir hayvan tapınağa kurban ediliyor, yanına kek yapılıyor, seremonileri var. Gerek Yunanistan gerek Anadolu’da Ege kıyılarında Sybil ile ilişkilendirilen yerler var.

 

Apollo savaşla siyasetle falan alakalı olduğu için özellikle önemli. Ne olacak acaba bu memleketin hali? Savaş mı çıkacak siyasi manevralar işe yarayacak mı? Kimin kafası, gözü yarılacak önemli mevzular.

 

Hal böyle olunca Romalılar da işin içine girmiş, İtalya’da da var Sybiller. Hikâyeye göre en son Roma Kralı, Cumhuriyet Devrinden evvel halkı bıktırıp sonradan öldürülen Tarquin’ e Sybil 9 kitap halinde yazdığı kehanetlerini getirir. Çok yüksek bir fiyata satmayı teklif eder. Tarquin onunla alay eder bu teklifi reddeder.

Sybil, kızar üç kitabı yakar. Bu durum kralı biraz telaşlandırır. Bu sefer Sybil, geri kalan üç kitabı dokuz kitap fiyatına başlangıçtaki o yüksek rakama yeniden teklif eder. Kral yine reddeder. Sybil üç kitap daha yakar.

Bunun üzerine kralı bir endişe alır. Acaba kitaplarda ne vardı? Şimdi artık geri kalan üç kitabı mutlaka almak istemektedir. Sybil geri adım atmaz. Fiyattan bir kuruş inmez. Kral dokuz kitap parası vererek üç kitabı alır.

Kitaplar artık çok kıymetlidir. Nesilden nesile korunur.

Roma’da Capitoline Tepesinde Jüpiter tapınağında  saklanır. Gel gör ki MÖ 83 yılında çıkan bir yangında yanar…

 

Rönesans’ta Michael Angelo, Sybil’in resmini Sistina Şapel’i tavanına yapar.

 

 

 

 

 

 

26 Şubat 2023 Pazar

Dolmabahce Sarayı Harem Dairesi

 


Çok acı bir süreçten geçti Türkiye. Allah bir daha göstermesin. Herkeste bir endişe var şimdi. Acaba bulunduğumuz yer sağlam mı, oturduğumuz bina sağlam mı, deprem olursa ne olur düşünceleri her an her yerde. Deniz kenarlarında acaba Tsunami olur mu endişesi.
Yanımızda su bulunduralım falan. Herşey düşünülüyor fakat bunun çaresi İstanbul dan uzaklaşmak. Devletinde bu konuda halka destek olması.
Istanbul ’daki üniversitelerin Anadolu da şube açmaları lazım. Sağlam zemini olan şehirlere üniversite binaları yurt binaları yaparak hiç olmazsa öğrenci nüfusunun bir kısmı şehir dışına çıkarılabilir.
Sanayiye teşvik verilebilir Endüstri meslek liseleri açılır bir kısım işyerleri başka şehirlere aktarılabilir.
Yabancıya ev satışı yasaklanıp arz ve talep dengesi düzeltilebilir.
Bankalar, büyük şirketler, genel merkezlerini, çalışma gruplarının bir kısmını başka şehirlere taşıyabilir.

Her mahallede kamulaştırma yapılıp, bir açık alan, toplanma yeri, gereğinde kullanılabilecek mutfak, banyo, tuvalet ihtiyaçlarının karşılanabileceği belediye tesisleri yapılmalı. Bu son deprem gösterdi ki bu bir zaruret.
Geniş bahçeli hastaneler, poliklinikler, bölgesel olarak acil durumda hizmet verecek tesisler yapılmalı.
İstanbul kültürel başkent pek çok müze var. Anadolu da açılacak modern müzelere bu eserlerin bir kısmı aktarılabilir. Bu kadar saray var sahil boyunca içlerindeki değerli eşyalar resimler kurtarılmaya çalışılmalı.
Geçenlerde Dolmabahçe Sarayının harem kısmını gezdik. Ana binanın arkasında pembe bir bina. Atatürk ün odası da orada. Ana binadan farklı olarak harem bölümünün o samimi ev havası, oturma, yatak, gardırop ve çalışma odaları, hamam kısmı, o yaşanmışlık, o dönemin olduğu gibi korunmuş olması çok hoştu.
Özellikle hanımların zevkini yansıtan pembeli kırmızılı odalar, halılar, perdeler, döşeme yüzleri elbiseler o kadar güzel ve değerli ki bunlar bir tekstil müzesinde ayrıca korunmaya alınmalı. O desenlerden yeniden kumaşlar halılar üretilmeli.
Bir de bu günlerde insanın ruhunu okşayacak edebiyata sanata şiire müziğe yer veren programlar olmalı televizyonlarda.
Kalın sağlıcakla...

11 Kasım 2022 Cuma

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

No Man is an Island

No man is an island entire of itself; every man

is a piece of the continent, a part of the main;

if a clod be washed away by the sea, Europe

is the less, as well as if a promontory were, as

well as any manner of thy friends or of thine

own were; any man's death diminishes me,

because I am involved in mankind.

And therefore never send to know for whom

the bell tolls; it tolls for thee.

 

 

John Donn


 Bugün sana ise yarın bize derler.

"Ne olacak canım"   dememek gerek.

John Donne’un bu şiiri (esasında şiir formunda yazılmamış ama şiirsel bir ifadeyle yazılmış onun için şiir diyorum) Ernest Hemingway’in For Whom The Bell Tolls- Çanlar Kimin için Çalıyor Kitabının başında yer alıyorç

Johne Donne 1572 1631 yılları arasında Londra da yaşamış bir şair. Katoliklerin dışlandığı zamanda bir katolik.

Bu şiiri de bir hastalık anında yazmış. Küçük yaşta babasını  kaybetmiş annesi tekrar evlenmiş. Cambridege universitesinde eğitim görmüş ancak Protestan Kraliçe 1. Elizabeth’e bağlılık yemini edemiyeceği için mezun olamamış.

Bir yüksek saray görevlisinin kızına aşık oluyor gizlice evleniyor. Ancak, Hulusi Kentmen (George More) hayatı dar ediyor ona. Hem kızının çeyizini vermiyor hem de John’un iş bulmasına engel oluyor. 12 tane çocukları oluyor , o devirde çocuk ölümleri çok, maalesef beş tanesi yaşamıyor. Günlerini fakirlik içinde geçiriyorlar bir kaç akraba yardımıyla hayata tutunuyorlar. Sevdiği kadının bu zorluklar içinde olmasına çok üzülüyor. Onu mutlu etmek için, elinden gelen herşeyi yapması gerektiğine inanıyor.  Ben hayatın içinde değilim sadece hastalıklı biriyim diye kendini yaşamın dışında görüyor.

İlahiyat ve hukuk okumuş. Bu konularda yazılar yazıyor. Şiirleri var. Elizabeth den sonra tahta geçen 1ç James den de iş istese de kendisine sarayda görev verilmiyor. Mecburen Anglikan kilisesine dahil olarak, kilise hizmetine giriyor.

 Bu arada eşi son doğumunda ölüyor büyük bir üzüntü yaşıyor

Sonra kendisi de çeşitli hastalıklara yakalanıp, hayata veda ediyor.

Bu şiirde, hiç kimsenin yalnız başına hayatla mücadele edemiyeceğini anlatıyor.


Kimse kendi başına bir ada değildir

Herkes ana karanın bir parçasıdır.

Bir avuç çamur suya atılsa Avrupa kıtasından bir şey eksilmiş olur.

Aynen bir yarımadanın kopup, gitmesi, suya karışması gibi,

Senin- benim- arkadaşların- herhangi birinin ölümü, beni azaltır

Çünkü ben, insanlığın bir parçasıyım

Hiç öyle, "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" diye öğrenmek için birini gönderme.

Çanlar Senin İçin Çalıyor!

 




Evet ölüm hastalık dert şu bu hepimiz için...

Ben bu şiiri okuduğumda ne düşündüm?

Mevcut siyasi durumu.

"Susma, susma, sıra sana da gelecek" lafını

 

Evet çanlar hepimiz için çalıyor Türkiye!